Burçak Güven: Gökçeada Rumları ve iki yüzlülük
Güzel taş evlerin çevrelediği köy meydanındaki kahvede, hafifçe bana doğru kaykılarak kulağıma fısıldadı: “Bu köyden alın evinizi. Ötekilerde Rumlar var. Burada biz bizeyiz!”
Güzel taş evlerin çevrelediği köy meydanındaki kahvede, hafifçe bana doğru kaykılarak kulağıma fısıldadı: “Bu köyden alın evinizi. Ötekilerde Rumlar var. Burada biz bizeyiz!” İkimizin de üzerinde oturduğu kırık dökük tahta sandalyelere ve Ege’nin tatlı esintisinin temmuz sıcağını hafiflettiği o tatil havasına rağmen suratındaki ifade, bana evrenin en önemli sırrını açıklıyormuşçasına kendinden emindi. Dahası paylaştığı bu bilgiyle de, az önce hayatımı kurtarmışçasına üstten bakarak bırakmıştı bombasını.
Aslında bu bakış açısına alışıktım ama yine de İstanbullu bir sanatçıdan gelmesi sersemletmişti beni. Sanatla, sanatçı olmakla ‘ari bir tatil beldesinin peşinde olma’ duygusunu bir araya getiremiyordum kafamda. Az önce hep birlikte içilen çayların yarattığı dostluk havasından mıdır yoksa tatilin gevşetici baygınlığından mı bilmiyorum, ağzımı açıp bir şey söyleyemedim. Ama doğru söylüyordu, gerçekten Türkler Gökçeada’nın bu güzel köyünde sükunet, dostluk, huzur ve rehavet içinde baş başa yaşıyorlardı. Ve az önceki “oraya gitme, buraya gel” repliğiyle de, bu tatlı tembelliğin içine beni de kabul ettiklerini fısıldayarak kendilerine göre bir misafirperverlik gösteriyorlardı.
Gerçi onlar orada, entelektüel insanlardan oluşan ‘biz bize’ bir tatil cumhuriyeti kurmuş olsalar da zihinlerinde ‘öteki’leştirdikleri Rumların varlığı, etraftaki her şeyin ruhuna öylesine sinmişti ki… Önce restore edip sonra İtalyan mutfaklar, şık ferforje balkon demirleri, sanat eserleri kullanarak şıklaştırdıkları taş evler, Rumlardan kalmıştı. Köy meydanının nerede olacağından binalarda kullanacak taşa, şimdi asırlık olmuş ağaçların nereye dikileceğinden köyün konumuna kadar her şeyde onların imzası, ruhu, anıları vardı.
O sokaklarda yüzyıllarca Rum çocukları koşturmuş, çeşme başında Rum gençleri aşka düşmüş, o meydanda Rum düğünleri yapılmış, ölüleri de köyün hemen çıkışındaki mezarlığa taşınmıştı gözyaşlarıyla. Zaten bu yüzden hiçbir Türk köyüne benzemiyor; yemyeşil tepede yüzük taşı gibi duruyordu. Ama tuhaftır bu köyde artık tek bir Rum bile yaşamıyordu. Çünkü adanın geriye kalan azıcık Rum nüfusun barınma alanı olarak koruma altına alınmış dört köy belirlenmişti.
Gökçeada’nın Rum sakinlerini, ağlayarak İstiklal Marşı söyleyerek yarışma kazanan Marina sayesinde yarım yamalak hatırladık. 10 yıl önce üç asker tarafından evinin yakıldığını, dört yaşındaki erkek kardeşinin bu yangında öldüğünü öğrendik. Üzüldük biraz, “bilmiyorduk”, “ya bak görüyor musun neler olmuş da haberimiz yokmuş” dedik ve kapattık konuyu. Oysa Marina’nın dramı, Gökçeadalı Rumların acılarının içinde bir küçük damla. 1970’lerde 10 binden fazla Rum bulunan bu dünya güzeli adada sadece dört Rum Köy’ü var artık. 500’den daha az Rum’un oluşturduğu bu köylerin her birinde müthiş bir hüzün hakim.
Korkunç hikayeler dolaşıyor kulaktan kulağa… Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan ilişkilerinin gerildiği her dönemde, bu adadaki Rumların ağır bedeller ödediğine dair tüyler ürpertici hikayeler bunlar. Örneğin 70’lerin başında sonunda Kıbrıs çıkarmasıyla sonuçlanın gerginlik sürecinde adadaki cezaevi mahkumlarının bir süreliğine (Rum köylerine dehşet saçmak üzere) salıverildiği anlatılıyor. Bu bir – iki günlük süreçte olanlarla ilgili anlatılanlarda ise ne ararsanız var; tecavüz, yağma, cinayet, kundaklama… Bazen adanın Rumlarına kendini sevdirmeyi başarmış bir Türk, hafifçe başıyla işaret ederek birini gösteriyor ve başlıyor anlatmaya: “Bu kadının kızı tecavüze uğramış, bunun evi yanmış içinde çocukları ölmüş, şunun kocasına böyle olmuş” diye.
60’lı yıllarda 10 bin civarındaki Rum nüfus, bir anda ne oldu da evini, yurdunu, tarlasını, bahçesini terk edip soluğu başka memleketlerde aldı, konuşulmuyor bile. Müthiş bir sessizlik hakim. Adada sonradan yapılan kişiliksiz, tek nizam yapılarıyla ruhsuz köylerine Doğu Karadeniz’den, Orta Anadolu’dan getirilip yerleştirilen ailelerin burada doğmuş çocuklarından birinin yazdığı Gökçeada kitabında bile bu zulümden eser yok.
Doğma büyüme buralı, üniversiteli bir genç kız hem fotoğraflarını kendisinin çektiği hem de içeriğini yazdığı bir Gökçeada kitabı çıkarmış mesela. Ada yerlisi birinin kaleminden ve objektifinden bu korkunç hikayelerin aslını astarını öğrenirim heyecanıyla satın aldığımda da büyük bir hayal kırıklığı yaşadım haliyle. Kitapta yalnızca 1960 ve 70’lerde, ‘bazı nedenler’le Rumların çoğunun ‘aniden’ Yunanistana göçtüğünden başka bir bilgi yoktu. Yani üç maymun kuralı burada da karşınıza çıkıyordu.
Şimdi dört dağ köyüne hapsettiğimiz Rumlardan geriye kalanları pazarlamak konusunda hiçbir çekingenlik hissetmiyoruz ama. Adanın taş evleri, dünya güzeli köyleri, dibek kahvesi, şarabı, sakızlı muhallebisi, keçi peyniri-sütü vs. hepsi Rumlardan kalma bilgi, görgü ve alışkanlığın eseri. Şu anda Gökçeada’yla ilgili hangi tanıtıcı metne, kitaba, İnternet sitesine, turistik broşüre, otel-restoran tanıtım kataloguna bakarsanız bakın bunları ve koruma altındaki Rum köylerinin fotoğraflarını göreceksiniz. Adanın tüm zenginliği, mirası ve çekiciliği de bunlardan geliyor zaten.
Peki o dört Rum köyüne gittiğinizde ne görüyorsunuz? Metruk ilkokul, kilise; harap halde evler; hüzünlü insanlar ve her köyün girişinde gözünüze sokulmak için oraya konduğu hiç şüphe götürmeyen “Ne mutlu Türküm diyene” tabelalarına eşlik eden, üçüncü sınıf heykeltıraş elinden çıktığı kesin, genelde de Kilise ve okulun tam karşısına konuşlandırılmış, banal Atatürk büstleri!
Bu ülkede acil çözülmesi gereken bir Kürt meselesi olduğu çok açık ama iyi niyetler ve çabalar, ‘ağlamayan çocuğa meme yok’ misali, sesi en çok çıkabilenle sınırlı kalmamalı. Hadi içiniz kaldırıyorsa, yüzleşmeye, utanmaya, gerçek diyaloga hazırsanız bunları da tartışalım ve ikiyüzlülüğümüzü bir kenara bırakıp şu iliklerimize işlemiş ‘biz bize’ meselesini, enine boyuna tartışalım. Tartışalım ki insan olduğumuzu hatırlayalım.
(Burçak Güven - 27.12.09)








del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
BURÇAK HANIM ELİNİZE VE AKLINIZA SAĞLIK
Objektif gözlem ve samimi ifadeniz için sizleri tebrik ederim...
Saygılarımla,
Son yillarda insanin, insani anlamasi ne zor ...Onun icin siz de karanlik dunyamizda daha sonmemis bir alev gibi isiginizi serpin.Belki cehaletin ve adi menfaatlerin karanligi kirilir.Belki de cocuklarimiz asker yerine muzisyen,resam,yazar olur.....
larda Istanbul Gokceada ve Bozcaada da
sirf 1300 kisi kalmazdi.Yazdiginiz konu
icin sizi tebrik ederim agziniza saglik
fakat neye yarar aklima Munir Nurettin
beyin bir sarkisi geliyor DONULMEZ BIR
AKSAMIN UFKUNDAYIZ LAKIN VAKIT COK GEC
Yorumunuzu Ekleyin