| |
 |
|
 |
| |
| |
| |
  |
|
"Biz kocaman ve köklü bir aileyiz"
Yöneticilerini enteresan ve farklı bulduğu için girdiği ilk işinde 25. yılını dolduran Türk Henkel'in CEO'su Erdem Koçak, "Çok keyifliydi. O kadar yılın nasıl geçtiğini bile anlamadım" diyor.
İşTcell'le Kazananlar" yazı dizimizde bu hafta Türk Henkel'in CEO'su Erdem Koçak'ı konuk ediyoruz. Sorularımızı sıcak bir gülümseme ve eğlenceli anekdotlarla yanıtlayan Koçak'tan 25 yıl önce altı aylığına girdiği Henkel'de bir çeyrek asrı nasıl keyifle geçirdiğini ve 132 yılık kurum kültürünü dönüştürerek kendine özgü bir karakter geliştirmeyi başarabilmiş Türk Henkel'in öyküsünü dinledik. YÖK yasası çıkmamış ve tam doktora aşamasında Türk Henkel'in kurucu genel müdürü Alber Bilen'le tanışmamış olsa Erdem Koçak'la belki de bir üniversite rektörü olarak sohbet edecektik. Oysa biz, Henkel'deki ilk iş gününden okuduğu son romana uzanarak iş dünyasını tüm canlılığıyla resmeden bir CEO'yla karşılaştık.
Türk Henkel'le yollarınız nasıl kesişti? Okuldan sonra iş dünyasına girmeyi hiç düşünmüyordum. Akademik kariyer yapmak niyetindeydim. Hatta ODTÜ'de işletme lisansıma devam ederken çok sevdiğim hocam Prof. Dr. Ülkü Dicle beni rektörün odasına götürüp "Bir gün seni burada otururken görmek istiyorum" demişti. Daha sonra master için Boğaziçi Üniversitesi'ne girdim, hatta bir dönem asistanlık yaptım. Tam doktora aşamasında ise YÖK yasası çıktı. Ortamın ve hocalarımızın huzursuzluğu "Acaba doğru mu yapıyorum?" diye sorgulamama yol açtı. O sırada tesadüf eseri Türk Henkel'in kurucu genel müdürü Alber Bilen'le tanıştım. "Henkel'de çalışmayı düşünür müsün?" diye sorunca, "Hayır hiç düşünmem" dedim. "Neden?" diye sorunca da "Çünkü iş dünyasından daha özgürlükçü bir ortamda var olmak istiyorum" diye cevap verdim. "Olsun, sen yine de gel, konuşalım" deyince ortak arkadaşımız Meral Gezgin bana sormadan Alber Bey'den randevu almış. Görüşmeye gittiğimde genel müdür yardımcısı Can Paker'le de tanıştım. Baktım farklı söylemleri olan çok enteresan insanlar. En iyisi bir altı ay deneyeyim dedim. Bu ay Henkel'de 25. yılımı dolduruyorum.
Bundan aradığınız özgürlük ortamını Henkel'de bulduğunuz sonucunu çıkarabilir miyiz? Evet o özgürlüğü burada buldum. Aslında önemli olan çalıştığınız şirketin kurumsal değerleri ve özgürlük kavramını ne ölçüde kucakladığı. Elbette çalıştığınız yöneticilerin dünyaya bakış açısı da çok önemli. Örneğin Can Bey, herhalde şu anda Türkiye'deki en kalibreli yöneticilerden biri. Dünyaya geniş bir perspektiften bakabilen, kendiyle barışık ve hiçbir hesaplaşması olmayan, insanların önünü açmaya gayret eden bir yapısı vardı. Ayrıca şu açıdan da şanslıydım: Henkel bu 25 yıl içinde önemli aşamalar geçirdi. "Acaba sıkılıyor muyum?" dediğim zaman hep yeni projeler çıktı. Kendimi yeni açılımlara hazır hissettiğim zaman uzağa gitmeme gerek kalmadı.
Kariyer danışmanları ise yönetici adaylarına, aynı şirkette uzun yıllar kalmanın doğru bir strateji olmadığını söylüyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz? Ben hiç öyle düşünmedim. 1983'te iş hayatına girdim. 1984-1985 yılları Özal'ın dışa açılma dönemiydi. Piyasaya birçok uluslararası oyuncu giriyordu. Hemen her sektörde, insan kaynaklarında müthiş bir değişim-dönüşüm yaşanıyordu. Bunu hep yadırgadım. Başka şirketlerde iş yaptığımız insanlar değişince bile fevkalade sinirlenirdim. Henkel'de o dönemde küçük bir aile şirketi olmanın getirdiği bir bağlılık vardı. İçimizden nadiren de olsa bir kişi ayrıldığında ihanete uğramış gibi hissederdik. Şimdi de kocaman ve köklü bir aileyiz ama artık kariyer konusunda eskisi gibi düşünmüyorum. Hem çalışanın kuruma hem de kurumun çalışanına kazandıracağı artı değerler vardır. Bu süreç "win-win" (kazan-kazan) şeklinde olmalıdır. Elbette tek taraflı bir süreci yürütmek doğru değil. Yine de hâlâ kariyer hareketlerinin abartılmaması gerektiği kanısındayım.
Çalışanlarınızla ilişkilerinizde nasıl bir üslubunuz var? Sıcak bir ilişkim olduğunu düşünüyorum. Benim kapım her zaman, herkese açıktır. Benden randevu alınmaz. Henkel'de çalışan herkes rahatlıkla içeri girebilir. Çalışma arkadaşlarımla sohbet ederken hayatın matrak yönleriyle ilgili referanslar vermeyi severim. İşyerleri formal, ciddi yerlerdir ama ara sıra kaçamak yapmak da gerekir. Elbette sadece benim kişiliğim ve yönetim anlayışımla ilgili bir tutum değil bu. Hem Henkel'in hem de Türk Henkel'in köklü bir kurum kültürü var. "Açık ve etkin iletişim" gibi çok önemsediğimiz bir değere sahibiz. Bu değerler bizi belli bir kalıba sokuyor ve bize bir profil çiziyor.
Türk Henkel olarak mobil teknolojilerden yararlandığınızı biliyoruz. Ayrıca BlackBerry de kullanıyorsunuz. Mobil teknolojilerin çalışma ve iletişim dünyasına nasıl bir katkısı var? '70'li yıllarda kız kardeşimle beraber Ankara'da yaşıyorduk. Her pazar sırf Gaziantep'te yaşayan annemlerle konuşalım diye postaneye gider, telefon yazdırır, saatlerce beklerdik. Kısacası telekomünikasyon konusunda yıllarca çok sıkıntı çektim. Bu yüzden olsa gerek mobil telefon çıktığında ilk kullanıcılarından biri bendim. Başka bir örnek vereyim, Henkel'de işe başladığımda sene 1983'tü. İlk olarak Gebze'deki fabrikada görev almıştım ve kocaman fabrikanın yalnızca bir tane telefonu vardı. Korkunç bir şey! Hatta Henkel'de ilk işe başladığım gün bir arkadaşımı aradım, konuşuyorum. O sırada Can Bey hızla odaya girdi, bana baktı ve hiçbir şey söylemeden çıkıp gitti. Ben de bir terslik olduğunu düşünüp arkadaşıma "Ben seni sonra ararım" deyip telefonu kapattım. Fabrikada tek telefon olduğunu işte böyle öğrendim. Düşünün daha ilk günüm! Telekomünikasyon konforu benim için çok önemli. BlackBerry'lere gelince, benim için en büyük faydası sürekli bağlantıda olmamı sağlaması. Mesela tatilden gelirsiniz ya da bir hafta bir iş seyahatine gidersiniz 400 tane e-posta birikmiş. Bu gibi durumlarla karşılaşmamak için bağlantıda olmak beni çok rahatlatıyor. Hiçbir şey kaçırmayacağımı düşünüyorum. İş dünyasına müthiş bir hız getiriyor. Şimdi Turkcell'in sağladığı olanaklarla bazı satış otomasyonu sistemleri üzerinde de çalışıyoruz. Ayrıca önemli bir IT entegrasyon projemiz vardı, onu tamamladık.
Peki hiç akademik ortamda kalsaydım nasıl olurdu diye merak ettiniz mi? Akademisyenlik içimde kalmadı dersem çok da doğru olmaz herhalde. Ama ara sıra konuşma yapmam için üniversitelerden davet alıyorum ve keyifle kabul ediyorum. Bu tür kaçamaklarla genç arkadaşlara bir şeyler verebilmek hoşuma gidiyor.
Gençler en çok ne soruyor? En çok "geleceğin mesleği nedir?" diye soruyorlar. Tabii ki geleceğin mesleği diye bir şey yok. Amacınız para kazanmaksa, hangi işi yaparsanız yapın o işi iyi yaptığınız sürece para kazanırsınız. Başarılı insanların hayatındaki ortak payda işlerini severek yapmalarıdır. Eğer işe ayaklarınız geri geri gidiyorsanız ne kendinize faydanız olur ne de karşınızdakine. Doğru eğitimi almış olmanız da çok önemli tabii. Gençler mucizevi şeyler söylememi bekliyorlar ama aslında çok farklı şeyler söylemiyorum.
Peki özel hayatınızda nelerden besleniyorsunuz? İş ve özel yaşam dengesini nasıl kuruyorsunuz? Ailemle vakit geçirmeye hem çok önem veriyorum hem de bundan çok zevk alıyorum. Kitapları çok seviyorum. Yönetimsel ya da mesleki birkaç şey okuyorsam araya mutlaka bir, iki tane roman koyuyorum. Ayrıca Henkel'in uluslararası toplantılarından da çok besleniyorum. Çünkü bu tür toplantılarda insanların birbiriyle iletişim kurabileceği zamanlar oluyor. Farklı farklı 125 ülkeden insan katılıyor, her birinin meselelere bakışına, müthiş bir çeşitliliğe tanık oluyorsunuz. Yeri gelmişken şunu da anlatayım: Yine böyle bir uluslararası toplantıya gidiyordum. Aktarmalı bir uçuşum vardı. Henkel'den İtalyan bir arkadaşımla yan yana oturduk, çantalarımızı açtık. Ben Umberto Eco'nun kitabını çıkardım, o ise Orhan Pamuk'un kitabını. Hâlâ anlatır ve çok mutlu oluruz.
En son hangi romanı okudunuz? En son Afgan yazar Halit Hüseyni'nin yeni kitabı "Bin Muhteşem Güneş"i okudum. Hüseyni'nin şimdi çok popüler olan ilk kitabı "Uçurtma Avcısı"nı ise çok eskiden okumuştum. Sovyet işgali sırasında Kabil'e dönen bir Afgan göçmenin öyküsünü anlatıyordu. Çok güzel yazılmış, içinizi sızlatan bir kitap. Biz ayrıca Henkel olarak da her yıl bir kitap çıkarıyoruz: Daha doğrusu dünyada yeni yayınlanmış, farklı alanlarda farklılık arz eden bir kitabı seçiyor ve Türkçeleştiriyoruz. En son kitabımız "Kozmopolitizm" kültürel çatışmaları konu alıyordu. "Clauswitz ve Strateji"yi 2002 yılında bastırmıştık mesela. Onu bir daha okuyacağım.
Elif M. ÇET‹N
|
|
|
|