Burçak Güven: HSYK üyelerini bekleyen büyük tehlike
HSYK Erzincan Başsavcısı’nı Ergenekon kapsamında tutuklayan savcıların ‘özel’ yetkilerini kaldırarak tam bir hukuk parodisine imza attı. Üstelik bu parodinin ne kadar amorf olduğunu kavramak için hukukçu falan olmaya gerek yok.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Erzincan Başsavcısı’nı Ergenekon kapsamında tutuklayan savcıların ‘özel’ yetkilerini kaldırarak tam bir hukuk parodisine imza attı. Üstelik bu parodinin ne kadar amorf olduğunu kavramak için hukukçu falan olmaya gerek yok.
Erzurum’da devam eden bir yargı süreci varken HSKY -bu ülkedeki başka kurumlardan alışık olduğumuz üzere- kendisine ‘durumdan vazife çıkararak’ konuya müdahil oldu. Oysa basit düzeyde vatandaşlık bilgisine sahip her yurttaş, Türk hukuk sisteminde bir hakimin ya da savcının yetkisini aşıp aşmadığına, görevini kötüye kullanıp kullanmadığına karar verecek merciinin HSYK olmadığını bilir. Zira bu yetki açıkça Yargıtay’ın elindedir.
Bölge mahkemelerince alınan kararlar; nihai değildirler. Bunlar son karar merci konumundaki ve kararları bağlayıcı olan Yargıtay’ın denetimine tabidir. Mahkemeler ve Yargıtay arasında oluşturulmuş bu sürece – son bulmadan- yapılan her türlü müdahale yetki aşımıdır; yargıyı etkileme çabasıdır ve kanuna, işleyişe uygun değildir.
Hele de hakim ve savcıların özlük haklarıyla ilgili, yalnızca idari görevi olan HSYK’nın bu işe soyunması, en hafif şekliyle haddini bilmezlikten başka bir şey olamaz. Ama işe bakın ki yargı süreci tamamlanmayan HSYK araya giriyor, sahip olmadığı bir takdir hakkı kullanıyor, savcıların yetkilerini aştığına karar veriyor ve Türkiye’deki hukuk sisteminin içine tükürüyor. Ellerinize sağlık!
Peki HSYK’nın görevi ne? Kendi websitesinde bile yazıyor: Mesleğe kabul, tayin, eğitim, atama, nakil, disiplin cezası vb. özlük işlerini düzenlemek! Bir savcının görev sınırları içinde kalıp kalmadığına; aşım varsa bunda kasıt olup olmadığına karar verecek mercii konumunda değilken kendisini düpedüz Yargıtay yerine koyup sürece burnunu sokuyor.
Bir hukuk devleti olduğu iddiasındaki Türkiye Cumhuriyeti’nde yetki aşımı/görevi kötüye kullanma gibi konularda yetkili merci Yargıtay’dır. Bu kurum, yerel mahkemenin verdiği karar önüne geldiğinde böyle bir şüphe varsa zaten yerel mahkemenin kararını tam da bu gerekçelerle bozar.
Ve ancak bu aşamadan sonra HSYK devreye girer ve yürüteceği soruşturmayla söz konusu hakim ya da savcının, yetki aşımı/görevi kötüye kullanma durumunun kasti olup olmadığına bakarak bu kişinin mesleğine devam edip edemeyeceğini, ceza hak edip etmediğini inceler.
Hal böyleyken Yargıtay Başkanı’nın HSYK’nın hukuk dışı uygulamasını öven sözleri de, bazılarının hasta ziyaretine gider gibi acıklı yüz ifadeleri takınarak Başsavcı İlhan Cihaner’i ziyarete gitmesi de acıklı bir tablodur. HSYK’ya, iş ve yetki sınırını hatırlatarak kendi alanından kışkışlaması beklenen kurumun bizzat “çok iyi yaptı” buyurması, konunun parodi noktasından çıkıp trajediye dönüştüğü andır.
Ama asıl eğlence ne zaman başlayacak biliyor musunuz? Özel yetkilerinin kaldırıldığını televizyondan öğrenen Erzurum Savcısı Osman Şanal, tebligat eline ulaşmadan (çok şık bir hareketle) elindeki dosyaları İstanbul Başsavcılığı’na gönderdi ya…
İşte İstanbul Başsavcılığı, bu konuyu ‘görevi içinde görür’ de dosyayı Ergenekon davası kapsamına alırsa, şenlik o zaman başlayacak. Çünkü o takdirde HSYK tam anlamıyla açığa düşecek, yaptığı zevzekliği izah edemeyecek durumda kalacak ve açıkça suç işlemiş olduğu ortaya çıkacak.
İşte o zaman HSYK’nın üyelerinin yargılanması gündeme gelecek ki siz yüzlerdeki mutsuzluğu asıl o zaman görün.
Adaleti ‘Saray’da tecelli eden toplum
Bu ülkenin özellikle yüksek yargı mensupları, mikrofonu ellerine geçirdiklerinde hemen ‘yargı bağımsızlığı’ndan ve ‘hukukun üstünlüğü’nden dem vururlar. Yargı nutuklarının en popüler iki konusunu oluşturan bu iki kavramın aslında tek bir amacı vardır: Yargının tarafsızlığını sağlamak ve korumak için gereklidir her ikisi de.
Tarafsız karar verebilen bir yargı sistemi, demokratik bir yönetim şeklinin olmazsa olmazıdır zira. Bir yargı sistemi bağımlı da olsa, ‘bağımsız kararlar’ verebilir aslında. Ancak bunun için hakimlerin pek çok kişisel tehlikeyi göze alması gerekir.
İşte bu yüzden yani hakimler kahramanlık yapmak zorunda kalmadan, kişisel ve mesleki riskler almadan karar verebilsinler diye de yargının bağımsız, hukukun da üstün olması gerekir.
Bağımsızlık sayesinde tarafsız kararlar vermesi ve adaleti tecelli ettirmesi beklenen yargının, ‘kutsal’ mekanları da “Adalet Sarayları”dır. “Adalet” ve “Saray” kelimelerinin bir araya gelmesi ne paradoksal ve ne trajikomik bir durumdur oysa.
Birbiriyle bu kadar zıt, bu kadar bağdaşmaz iki kavramın ‘tarafsızlık’ iddiasındaki Türk hukuk sisteminin adalet dağıttığı mekanlar için kullanılıyor olması yargıdaki içler acısı durumumuzun bilinçaltımızdaki yansıtmasını ne güzel sembolize ediyor.
Saray, halktan uzaklaşıp hükmetme iradesiyle bütünleşen ve üstünlük tarif eden bir kavramdır. Saraylar tarihsel ve anlamsal olarak saltanatın icra edildiği, halkın küçümsendiği yerlerdir.
Adalet ise aksine eşitlik kavramından temellenir. İnsanların hak ve onur bakımından eşit konumda görülmesi mantığına dayanır. Bu yüzden adaletin yerine getirildiği yerlere “saray” adı verilmesi, milletçe kafamızda eşitlik kavramının nasıl da oturmadığının bir göstergesi olabilir yalnızca.
Zaten bu hafta yaşananlar ortaya koydu ki kapısında “Adalet Sarayı” yazılı mekanlarda görev yapanların bir kısmı, adaletin eşitleyici insaniyeti yerine, sarayların görkemli hükmediciliğine kendilerini çoktan kaptırmış.
(Burçak Güven - 21.02.10)







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin