Burçak Güven: Kim daha büyük vatan haini?
Amerikan halkı ve tarihin tozlu sayfaları, cepheden sürekli kahramanlık haberi gerilen bu büyük komutanı affetmedi. Çünkü bu halk ordusunu, üzerinde bir toz zerresine bile tahammül edemeyecek kadar çok seviyordu
General George Smith Patton, askerlik mesleğinin gelmiş geçmiş en başarılı komutanlarından biriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında efsaneleşti, Amerikan ordusunun Avrupa’da beklenenin çok ötesinde bir hızla ilerlemesini sağladı. Almanya’nın yenilgisine, Rusya’nın ilerleyişinin durdurulmasına imza atarak büyük bir şöhret elde etti. Savaş sırasında ülkesinde kahramanlaştı.
Sert üslubu, sınır tanımaz konuşmaları ve iddialı kişiliğiyle de her zaman ilgi odağı olan bu müthiş asker, kariyerinin en parlak döneminde büyük bir hata yaptı: Sicilya’da bir askeri hastane ziyareti sırasında ortalıkta dolaşmakta olan bir eri, “ruhsal çöküntü nedeniyle” cephe dışında olduğunu duyduğunda “korkak” diye bağırarak herkesin ortasında tokatladı!
Olay hızla duyuldu. Ülkenin en önemli savaş kahramanı, bir anda altında gamalı haç bulunan Nazi çizmeleriyle asker tekmeleyen SS subayı görüntüsüne büründürüldüğü karikatürlere konu oldu. Halkın tepkisi o kadar büyük oldu ki General Eisenhower, Patton’u görevden almak zorunda kaldı.
Patton, ABD ordusunun Normandiya Çıkartması’nı, pasif görevde ve uzaktan izleyerek kariyerinin ‘büyük düşüşü’nü yaşadı. Daha sonra tekrar göreve çağrılmasına rağmen “er tokatlayan komutan” hatırası belleklerden hiç silinmedi. Ve büyük savaşın efsanesi, omzunda üç yıldızı göremeden meslek hayatını tamamlamak zorunda kaldı.
Amerikan halkı ve tarihin tozlu sayfaları, cepheden sürekli kahramanlık haberi gerilen bu büyük komutanı affetmedi. Çünkü bu halk ordusunu, üzerinde bir toz zerresine bile tahammül edemeyecek kadar çok seviyordu! Üstelik Amerikan halkının titizliği ve Patton’a karşı takındığı olumsuz tavır, ülkede ordu düşmanlığı tartışmaları falan da başlatmadı. Olay sıradan bir vaka olarak algılandı: Yükselişte olan büyük bir asker, affedilmez bir hata yapmış ve bedelini ödemişti. Nokta.
Şimdi gelelim bizim ıslak imzaya… Son günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetim kademesiyle ülkenin rejimi arasında ciddi bir ihtilaf var. Seçilmiş hükümeti ortadan kaldırmanın (oldukça primitif) planlarının yapıldığı artık ayan beyan ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanı’nca “bir kağıt parçası” olarak tanımlanan ve “TSK’yı yıpratmak isteyen ‘dış mihraklarca’ pazarlanarak Türkiye’nin vaktini ve enerjisini tüketmekle” suçlanan bu belgenin hazırlanmasında kendi dahli olup olmadığı soruşturma tamamlandığında ortaya çıkacak umarım.
İlker Başbuğ’un bilgisi ve ilgisi dahilinde hazırlanmamış bile olsa TSK’nın en üst kademesinin, rejimle ve halkıyla ciddi bir kavga içinde olduğu kesin. Bu uyuşmazlıktan üreyen en3 önemli slogan da, kendileri gibi düşünmeyenlerin “ordu düşmanlığı içinde” olduğu iddiası. Yani ABD halkının ta İkinci Dünya Savaşı sırasında sahip olduğu konsensus, bu ülkede yok! Yani bir komutanı ya da bir yönetim halkasını eleştirmekle, orduya top yekun düşman olmak arasındaki kalın çizgi, bizde algılanamıyor ne yazık ki.
Ve çok ilginçtir ki bu ülkenin bazı aydın, entelektüel kalemleri, gazetecileri, yazarları, fikir önderleri; ordunun rejimle ciddi uyuşmazlık içindeki üst kademesi tarafından kendilerine hap gibi sunulan bu argümanı ‘hop’ diye yuttular. Ülke, bu belgenin haklı nedenlere dayandığına inanan “belge taraftarlarıyla”, TSK’nın asli işi olan askerlikte derinleşmesi, siyasetten elini çekmesi gerektiğine inanan “ordu düşmanları” şeklinde ikiye bölündü. Yani gerçek bir cumhuriyet rejiminde olması gerekenleri talep edenler, “ordu düşmanı” yaftasıyla ‘ödüllendirilmiş’ oldu.
Ordunun kumanda kademesinin fikir, davranış, hareket ve kararlarını eleştirmek; daha iyi işleyen; asıl işini en mükemmel şekilde yapan bir silahlı kuvvetler yönetimi talep etmek, hangi mantıkla ‘düşmanlık’la yan yana koyulabiliyor anlamak mümkün değil. Üstelik bu konu üzerinden öyle ucuz bir ‘vatan sevgisi polemiği’ dönüyor ki zihinlere zarar.
Hiç kimse; kendisinin TSK’nın üzerine daha fazla titrediği, orduyu herkesten fazla sevdiği, daha büyük vatansever olduğu vb. yanılgısına kapılmasın. Kimse, bu konuda ötekinden büyüklük taslama hakkına sahip değildir. Tıpkı kendisi gibi düşünmeyeni ‘ordu düşmanı’ ilan etme hakkı olmadığı gibi. Tersine TSK’nın asli işinde en üst mertebede ehil ve haddi olmayan şeylere burnunu sokmayan bir konumda olmasını talep etmek; insanı, vatanseverliğe daha fazla bile yaklaştırabilir. Ne de olsa ister ticari ister askeri olsun, bir kurumun en büyük gücü asli işinde ‘en iyi’ olabilmektir.
“Ordu düşmanlığı” söylemi, kendisini TSK tarihinin -belki de- en sıkıntılı günlerine hapseden şu anki üst kademe yönetiminin uydurmasıdır. Bu uydurmacaya kendini kaptırmaksa, yaptıkları “darbe ortamı yaratma planını” bile ellerine yüzlerine bulaştırmış bir yönetimin riskini satın almaktır ki ölü bir yatırım olduğu ortadadır. Dolayısıyla sevdiğiniz bir markanın yönetimini, hisse senedini satın aldığınız bir holdingin üst kademesini, tuttuğunuz takımın o dönemki başkanını ve adamlarını eleştirmek nasıl ‘düşmanlık’ değilse TSK yönetiminin son dönemki beceriksizliğini ve bakış açısını eleştirmeye ‘ordu düşmanlığı’ demek, bu ekibin batmakta olan gemisine binmekle aynı kapıya çıkar.
Kaldı ki sağlıklı düşünebilen, kendi menfaatlerini algılayabilen bir insanın, ordu düşmanı olması mümkün değildir. Bir tür düşmanlık biçimi –belki- ‘pasifist’ler için telaffuz edilebilir. Bunlar her tür savaşa, silahlanmaya vs. karşı insanlar oldukları için bir tür ordu düşmanı olarak nitelenebilirler. Ancak bu insanlar yalnız kendi ülkelerinin değil, tüm dünyadaki ordulara karşı oldukları için yine tam olarak bu tanıma girmezler bence. Zaten bu düşünce kendi içinde son derece tutarlı ve hümanist bir bakış açısı olduğu için, ‘düşmanlık’ sözcüğüyle yan yana kullanılması da büyük talihsizlik olacaktır.
(Burçak Güven - 01.11.09)







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin