Ana Sayfa | Yazarlar | Burçak Güven | Burçak Güven: TÜSİAD başkanlığına neden erkek aday çıkmadı?

Burçak Güven: TÜSİAD başkanlığına neden erkek aday çıkmadı?

Yazı Tipi Boyutu: Decrease font Enlarge font
Burçak Güven: TÜSİAD başkanlığına neden erkek aday çıkmadı?

Ümit Boyner’in, sanayici ve işadamlarından oluşan, tabiatı ve tarihi itibariyle bu kadar ‘erkek’ bir yapının ikinci kadın başkanı olması, epey sevinç yarattı bazılarında. “İkinci kadın başkan”, “tarihsel ve durumsal olarak TÜSİAD’da kadın varlığı ya da azlığı” konulu sohbetlere, yazılara vesile oldu.

Türkiye’nin en önemli ve etki potansiyeli en yüksek sivil toplum kuruluşu (STK) olan TÜSİAD, yeni başkanını seçti. Ümit Boyner, her açıdan mükemmel bir isim. Son derece başarılı ve bu durumu defalarca kanıtlamış bir iş kadını/yönetici/finansçı… ‘Eş durumu’ndan, ‘evlatlık halleri’nden ya da ‘gelin kontenjanı’ndan koltuk işgal etmediğini; yetkinlikleri ve yetenekleri sayesinde söz konusu pozisyonları hakkıyla taşıdığını bir Boyer olmadan çok önce kanıtladığı için bu konudan gelebilecek her türlü salvoya karşı efsunlu… FORBES Yayın Danışma Kurulu’nun çok değer verdiğimiz bir üyesi… Şu ana kadar hangi uluslararası ya da yerel toplantıda olursa olsun duruşuyla, mütevazılığıyla, bilgisiyle, sözlerindeki içeriğin gücüyle, mükemmel yabancı diliyle, sıcaklığıyla bende yalnızca hayranlık hissi uyandırmış bir isim... Türkiye’nin en cazip, yakışıklı, karizmatik, bekarlarından biriyle kurduğu mutlu aileyle de bu toplum için mükemmel bir rol model…

Ümit Boyner’in, sanayici ve işadamlarından oluşan, tabiatı ve tarihi itibariyle bu kadar ‘erkek’ bir yapının ikinci kadın başkanı olması, epey sevinç yarattı bazılarında. “İkinci kadın başkan”, “tarihsel ve durumsal olarak TÜSİAD’da kadın varlığı ya da azlığı” konulu sohbetlere, yazılara vesile oldu. Tüm bu tantana içinde gözden kaçan ya da gölgede kalan nokta, TÜSİAD’daki şu anki ‘hanım eli’ ihtiyacı ve bu durumun bir STK olarak bu yapıyla ilgili söyledikleri bence…

***

TÜSİAD tarihsel olarak çok güçlü dönemler geçirdi. Gazete ilanları üzerinden yürüttüğü bir kampanyayla 1979’da Ecevit Hükümeti’nin devrilmesine kadar giden bir sürece imza attı mesela. Zaten ülkenin en güçlü ve varlıklı kesiminin oluşturduğu bu yapının isminin ‘güç’ ve ‘etki’ kavramlarıyla yan yana anılması kaçınılmaz zaten. Ecevit’in düşürülmesinden bugüne Türkiye, ciddi bir değişim süreci geçirdi. Siyasette, ekonomik alanda, iş dünyasında yaşanan bu değişimler TÜSİAD’ı da etkiledi. Bir dönemin etki ve yetkideki ‘süper gücü’, bu değişim karşısında sarsıldı, içten içe ve bazı dış güç odaklarıyla çatıştı. 

Türkiye yaklaşık 30 yıldır müthiş bir devinim içinde. Osmanlı’dan genç Türkiye’ye miras, “yöneten” ve “yönetilen” sınıfları, burjuvazinin ortaya çıkışıyla çeşitlendi. Özellikle Özal dönemi sonrası yaşananlar sayesinde sermayedar, sanayici, girişimci, profesyonel, işçi vb. yeni sınıflar oluştu. Böylece toplum yapısı katmanlandı, iyice karmaşık hale geldi. Özellikle Avrupa Birliği’yle imzalanan Gümrük Birliği antlaşması sonrası Türkiye’nin ekonomik çehresi değişim geçirdi. O güne kadar Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde kent soylu bir hayat yaşayan sermayedar sınıf, ülkenin ekonomik varlığının önemli kısmını oluşturuyorken bir anda bulundukları coğrafyadan, ‘büyük şehirlerden geçmeye bile ihtiyaç duymadan’, direkt dünyayla ticari bağlantı kuran Anadolulu aileler peyda oldu.

Kent soylu sermayedarın önceleri ‘yüzünde hoşgörülü bir tebessümle’ karşıladığı bu sınıf, zaman içinde tahminlerin çok ötesinde geçen bir hızda serpildi. “Anadolu Kaplanları” adıyla, şehirli zenginin sempatisine mahzar olan bu ‘girişimci sınıf’, zaman içinde kabına sığmayarak merkezdeki sermayedarın büyüklüğüne erişti. Bugün artık Boydak, Konukoğlu, Sanko, Nursan’ı örneğin ‘Anadolu Kaplanı’ kategorisinde anmak sadece abesle iştigal olabilir.

Özal öncesi dönemde büyük kentlerdeki sermayedarın toplam ekonomideki katkısını Anadolu’dakiyle karşılaştırdığımızda örneğin, ciddi bir fark görüyoruz. Taraf yazarı Erol Kantarcı’nın verilerine göre 1985’te ‘merkez’ olarak tanımlanan şehirli işadamının ekonomideki katma değeri yüzde 66, Anadolu’nunki ise yüzde 34. 2004 yılına gelindiğinde ise Türkiye’de bambaşka bir tablo var: Büyük şehirlerin katma değeri yüzde 49’a düşerken Anadolu’nunki yüzde 51’e çıkıyor.

Benzer bir yer değiştirme istihdam oranlarında, kullanılan elektrik, banka kredileri gibi alanlarda da var. Her birinde 1980’li yılları takiben Anadolu ya öne geçiyor ya da bu alanlardaki büyüme hızı, büyük şehirleri geçiyor. Yani ekonomik hareketliliğin önemli göstergeleri olana banka kredisi, elektrik kullanımı vs. büyük şehirlerinkinden daha hızlı büyüyor. Türkiye’nin sınıf, sermaye, toplum yapısı değiştikçe ortaya yeni çıkan ve güçlenen kesimlerin ihtiyaçları, istekleri, talepleri, beklentileri de farklılaşıyor haliyle.

Anadolu’dan şahlanan bu büyük gücün çocukları yani ikinci kuşak da (tıpkı kentli zenginlerin çocukları gibi) eğitimlerini yurtdışında aldı. Yalnız kentli zenginlerin çocuklarından farklı olarak bu sınıfın çocukları; kimliklerini, inançlarını, örf ve adetlerini beraberlerinde götürdüler. Dünyanın en ileri ülkelerindeki en iyi okullarda alınan bu eğitimler sırasında, Türkiye’nin büyük şehirlerinde gördükleri muameleden eser olmadığını; tersine kültürel, etnik ve dini kimlikleriyle – bu meseleleri bir yüzyıl önce halletmiş batıda- saygı gördüklerini, kabul edildiklerini fark ettiler. Böylece ‘evlerine’ döndüklerinde bu saygıyı, kabul görmeyi ve horlanmamayı talep etme cesareti buldular kendilerinde.

İşte bugün art arta ortaya saçılan darbe planlarında, Ergenekon davasını etrafında şekillenen temizlik ve demokratikleşme hareketinde, bu ekonomik sınıfın yükselişi ve onların bugünün iş insanları olan çocuklarının yaşamsal talepleri var. Bugün yaşanan gerginlik bazılarınca her ne kadar “Atatürk’e bağlılık oranı”; “dinci-laik tartışması”; “asker – sivil kavgası” gibi paketlense de ve toplumda ciddi bir kutuplaşmaya sebep olsa da bu açıklamalar, meselenin özünü yansıtmaktan çok uzakta duruyor.

***

Şimdi gelelim Türkiye’nin 80’li yıllardan sonra değişen toplumsal yapısının yarattığı sancıların TÜSİAD’daki yansımasına ve yeni başkanın kritik konumuna… TÜSİAD, cumhuriyetin kuruluşundan 1980’li yıllara kadar serveti ve dolayısıyla da ‘gücü’ elinde bulunduran kent soylu yapının oluşturduğu bir örgüt. Zaten Ecevit’in iktidardan düşürüldüğü 1970’ler, TÜSİAD’ın gücünün de zirvesi oldu. Ama bundan sonra yani 1980 sonrası Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik hareketlenmeyle doğal olarak TÜSİAD’ın da etkisi azaldı. Zira Anadolu’nun makro rakamlara da yansıyan müthiş yükselişinin getirdiği toplumsal hareketlenme tüm kent soylu kesimlerde olduğu gibi bu örgütte de tam olarak hissedilemedi.

Oysa bugün artık bu değişimin göz ardı edilebilecek bir tarafı yok. Gerilime “laik kesimin AKP iktidarıyla giriştiği kavga” süsü verilse de şu an Türkiye’de yaşanan gerginlik, Anadolu’dan yükselen yeni sınıfları kabul edip etmeme meselesidir. Ve taraflardan birinin bayraktarlığını üstlenen bir grubun ikinci kuşağından devir alınan TÜSİAD başkanlığı, ‘kadın olmanın’ çok ötesine geçen bir anlam taşımaktadır. Zaten belki de ülke ve TÜSİAD tarihinin en kritik başkanlık dönemi olacak bu. Derneğin gücünün zirve yaptığı 1970’lerde ve şimdi de toplumla kavganın tavan yaptığı bir önceki başkanlık döneminden sonra liberal, özgürlükçü, uzlaşmacı, barış sağlayıcı, toplumdaki cepheleri ortadan kaldırıcı bir duruş sergileyeceğinin sinyallerini veren Boyner, benim için izlemesi çok keyifli bir başkan olacak.

Ve son olarak… TÜSİAD’da ikinci kadın başkanlık dönemini alkışlamaktan yerine - belki de- üzerinde durulması gereken asıl nokta, böylesine kritik bir dönem için neden güçlü bir erkek aday çıkmadığı olmalı… 

(Burçak Güven - 24.01.10)

 

 

 

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 Yorum Eklendi):

Yorumunuzu Ekleyin comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan İŞ'TE İNSAN Gazete veya isteinsan.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Bu haber için oy ver
0