Burçak Güven: İşine aşık insanlar ve bir tersane sergisi
Kenarları lacivert şeritli, yakası çapa, dümen gibi minik denizcilik sembolleriyle süslenmiş kolsuz beyaz denizci elbisesi ve yine lacivert beyaz miço şapkasıyla hem en şıkımız hem de günün anlam ve önemiyle en uyumlu olanımız -hiç şüphesiz- 9 aylık Ada bebekti… Ne de olsa biz bir tersane geziyorduk, hava bayıltıcı derecede sıcaktı ve rehberimiz, İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy’du.
Güvenlik nedeniyle 11 yaşından küçüklerin girmesine bile izin verilmeyen, Türkiye’nin en büyük açık hava sergisinin bu yasağını ‘genel müdür torpili’yle deldiğimizden ve sanata da saygı göstermek gerektiğinden bu şıklık, bir tür gereklilikti aslında.
Kafamızda civciv sarısı baretler, yakıcı öğlen güneşinin altında toz –toprak- tersane gürültüsü ve tarihin birbirine karıştığı bu olağanüstü mekanda, Paksoy’un canlı anlatımının arkasına takılmış dört yetişkin ve bir bebekten oluşan grubumuz ilerledikçe şaşkınlığımız arttı. Gemilerin, vapurların tamir ve bakım için içine alındığı dev havuzların etrafına yerleştirilmiş dev panoların üzerlerindeki muhteşem fotoğrafların kompozisyonları anında içine çekti bizi. Böyle bir sergiyi gezmek için seçilebilecek en yanlış zaman belki ama Paksoy’un sesinin -kim bilir kaçıncı kez olmasına rağmen heyecanını hiç kaybetmemiş- tınısıyla büyük bir keyfe dönüştü.
Yapımı İstanbul’un fethinin hemen sonrasına denk geldiği için tam 555 yaşındaki tarihi Haliç Tersanesi, bu sergi sayesinde bugünlerde taze gelin gibi salınıyor. Çünkü -belki de ilk kez- kapılarını halka açmış, sırlarının bir kısmını herkesle paylaşmış durumda. Bu sırları o dev panolara sabır ve emekle yansıtan kişi fotoğraf sanatçısı Nihal Gündüz. İki yıl gece – gündüz, kar- buz, yağmur – çamur demeden çalışmış bu mekanda. Elinin hamuruna bakmadan tersanenin en zor şartlarını yaşamış, en korkutucu yüksekliklere tırmanmış, en anlamlı portreleri, siluetleri yakalamak için çalışmış.
Tüm bu emeği, sabrı ve sanatçı bakışını görüyorsunuz o dev fotoğraflarda. Bir tersanenin arka planında neler yaşandığına dair küçücük bir fikriniz oluşuyor; zorluklara, şartlara, işçilerin dayanıklılığına, kotarılan işin ne kadar karmaşık ve zorlu olduğuna bir nebze şahit olup mecburen saygı duyuyorsunuz.
Nihal Gündüz de biraz ileri de İnternet blog’cularından oluşan genç bir grubu gezdiriyor. Atölyelere, 100 küsur yıllık tezgahların olduğu tarihi binalara girip çıkıyorlar birlikte. Paksoy “bu gençler benim için çok önemli çünkü geleceğin medyası bunlar ve iletişimin geleceğini temsil ediyorlar” diyor grubu uzaktan işaret ederek. Haklı çünkü birkaç saat sonra bu gençlerin bloglarına sergiyle ilgili yazdıkları virüs gibi yayılacak ne de olsa. Ama Paksoy, “artık gam yemem çünkü bu sergi sayesinde Başkan (İBB Başkanı Kadir Topbaş’ı kast ediyor) bile ‘ne büyük iş yapılıyormuş’ orda diye hakkımızı teslim etti” diyor ve ekliyor: “Ben bunu kimseye bu kadar güçlü bir şekilde anlatamazdım, işte sanatın gücü bu!”
İlk kez birkaç yıl önce ‘laci’leri çekmiş bir halde ziyaretime geldiğinde tanımıştım Ahmet Paksoy’u. Karşımda bu kadar genç, bilgili (gemi mühendisi, işletme doktorası sahibi) ve her an depara hazır bir yarışçı enerjisindeki duruşuyla çarpmıştı beni. Böyle makamlarda daha ‘ağır’ ağabeylere alışık olduğumuzdan mıdır yoksa İDO, şehir hatları vapurlarının çok yakın zamana kadarki insanı canından bezdiren hantallığına atfen mi tam bilemiyorum, başka bir dünyadan gibi gelmişti bana.
Daha sonra kotardıklarıyla ve İDO’daki performansıyla o alemde bir tür ‘uzaylı’ olduğunu kanıtladı zaten. Bugünse mekanın ve cumartesi gününün gerektirdiği spor kıyafeti, hiç azalmayan heyecanı, tükenmeyen enerjisi, ekibiyle tam uyumu, hiç üşenmeden her işe koşturması, elini her taşın altına ilk uzatan olmasıyla duruyor karşımda.
Sanki sergi biraz önce açılmış da o da ilk kez birilerini gezdiriyormuş gibi bir havayla ağırlıyor bizi. Yaptığı işe aşık insanların ritmi var onda. Aksi halde artık veda vakti gelip de, biz deniz taksiye bindiğimizde en son gördüğümüz imaj, koskoca genel müdürün iki eliyle taksiyi iskeleden itmesi olmazdı herhalde. Ne de olsa bunu yapacak çok insan var orada ama o kimseye bırakmıyor.
Diyeceğim odur ki bu kadar büyük emek ve ihtimamla oluşturulan bu sergi hem çok güzel hem de mekan olarak o kadar ilginç ve doyurucu ki, alın 11 yaşından büyük çocuklarınızı, bu pazar alışveriş merkezi yerine Haliç Tersanesi’ne uzanın...
KUTU
Dört başı mahmur bir Bedri Rahmi sergisi
Bugün sözü sanattan ve sergiden açmışken bir tavsiyem daha olacak. İstanbul Pera Meşrutiyet Caddesi’ndeki Artium Modern sanat galerisinde dev bir Bedri Rahmi Eyüpoğlu sergisi var. Daha yeni yani geçtiğimiz çarşamba açıldı ve tüm yaz gezilebilecek.
Pera Palas’ın bulunduğu caddede, tarihi Union Français binasının giriş katındaki bu seçki, benim şimdiye kadar gördüğüm en büyük Bedri Rahmi sergisi. Neredeyse 500’er metrekarelik iki katın duvarları tamamen Hoca’nın resimleriyle dolu. Dahası, alt katta Hoca’nın eşi ve -bence en az onun kadar iyi bir ressam olan- Eren Hanım’ın eserleri de var.
Birkaç yıl önce Levent’te bir galeride açılan Bedri Rahmi sergisinin çok eleştirildiğini hatırlarsınız. Bazılarına göre yapılan iş, Hoca’nın anısına yakışmamıştı. Bu dönemde hevesleri kursaklarında kalan Bedri Rahmi severlerin bu kez çok memnun olacağını sanıyorum.
Ama dikkat, bu sergi pazar günleri kapalı, pazartesi – cumartesi arası gezilebiliyor.
Burçak Güven - 20.06. 2010







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin