Ana Sayfa | Yazarlar | Burçak Güven | Burçak Güven: Ramazan ayı toplumsal yağma kültürü

Burçak Güven: Ramazan ayı toplumsal yağma kültürü

Yazı Tipi Boyutu: Decrease font Enlarge font
Burçak Güven: Ramazan ayı toplumsal yağma kültürü

Geçenlerde misafirlerini İstanbul’un meşhur lokantalarından birine iftara götüren bir yakınım, yemeğin sonunda gelen hesaba oldukça şaşırmış. Müşterisini ramazan boyunca “fiks iftar menüsü”ne mahkum eden lokantada, diğer aylarda (içki dahil) gelecek hesabın en az iki katını ödediğinden, yemeklerin de her zamanki kalitede olmadığından yakındı. Yani daha kötü yemeğe, daha fazla para ödemişti ve kendini kazıklanmış hissediyordu.

Yakınmasını dinlerken –en azından İstanbul’da- bunun oldukça geçerli bir ramazan uygulaması olduğunu ne kadar kanıksadığımızı fark ettim. Ramazan ayında Türk ekonomik hayatının en temel yapıtaşlarından olan ‘yağma kültürü’nün nasıl tavan yaptığını ve hepimizin bu durumu nasıl ‘normalmiş’ gibi içselleştirdiğine aydım.

Bir kere ramazanda neredeyse tüm restoranlar ‘özel’ bir iftar menüsü uygulamasına geçiyor, çoğu aşırı pahalı, en azından normal fiyatlarının üzerinde olan bu menülerdeki yemeklerin kalitesi de çoğunlukla düşük. Buna rağmen tüm mekanlar dolup taşıyor.

İşin bir başka tuhaf tarafı da, orucu ister tutun ister tutmayın ramazan ayının, (her ne kadar işin mantığı tersini emretse de) nasıl bir ‘sürekli yemek yeme/yiyecek tüketme durumu” üzerine kurulu olduğu…

Ramazan başında Samsun İl Müftü Vekili Alaattin Tosun, oruç tutmanın Müslümanların direncinin nasıl artırdığına dair şu ilginç açıklamayı yapmıştı: “Dünya sıkıntılarla doludur. Kıtlık, açlık olsa hiç aç kalmayan buna dayanamaz. Ama Müslüman, oruç tuttuğu için açlığa alışıyor. İnsanlık aç da kalabilir, kıtlık olabilir. Allah oruç vesilesiyle insanları açlığa, sabra ve metanete alıştırıyor.”

Oruç tutanların, en azından bir kısmının (müftü yardımcısının öngördüğü gibi) açlığa dayanıklı hale geldiğinden hiç emin değilim. Ramazan ayıyla ilişkimizin toplumsal yansımalarına baktığımda daha çok tüketen, daha çok yemek konuşan, yemeğe daha çok para harcayan, üstelik öğünlerini daha lüks hale getiren bir insan grubu görüyorum ki bu bana işin mantığına aykırı geliyor.

‘Açlıkla imtihan’da, gerçekten de ne kadar ‘kilometre yaptığınız’ önemli. Oruç tutanlar, ramazanın ilk günlerindeki zorlukları birkaç gün içinde aşıyor ve açlıkla susuzluğa daha dayanıklı hale geliyorlar. Zaten ramazanın ve oruç tutmanın felsefesinde ruhu, nefsi terbiye etmek, azla yetinmek, zorluklara dayanma gücü ve zorluk içinde olanlara karşı anlayış geliştirmek gibi kavramlar var. Ama bizde sanki iş hiç de böyle yürümüyor ve ramazan ayı etrafında müthiş bir yağma kültürü pörtlüyor.  

Bu ibadet şeklinin arkasındaki mantık, insanın biraz içine dönmesi; kendini terbiye etmesi; dünyayla ve onun nimetleriyle ilişkisini sorgulaması, gerekiyorsa çeki düzen vermesi; anlayışını, farkındalığını artırması; sınırlarını zorlaması; bazı çerçeveleri yeniden çizmesi değil mi?

İnsan, ramazan dönemindeki en az yüzde 20 civarında artan gıda harcamalarına, toplumdaki lüks merakına ve daha fazla yiyecek tüketme eğilimine baktığında ‘bu ne yaman çelişkidir’ demeden edemiyor doğrusu…

Yetenekli Fazıl’ın dramı
Arkadaşlarım arasında dahi olduğunu iddia eden, bunu ima eden, kendi dehasına fena halde inanan en az dört kişi var. Dünya tarihindeki, deha kategorisinde kabul edilen insanların topluma oranına baktığımızda, benim bırakın dört dahi tanıma ihtimalimi, biriyle bile denk gelme şansım oldukça düşük.

Bu durumda karşımızda birkaç ihtimal var sanırım. Birincisi, müthiş bir çevrede yaşıyor olmam… İkincisi ve daha kuvvetli ihtimal ise bunların –hiç değilse üçünün- dahi falan olmadığıdır. Aslında durum şu: Hiçbiri dahi falan değil!

Ama her biri muazzam yetenekli, zeki ve özel insanlar. Gerçekten de kendilerini deha hissettikleri alanlarda müthişler. Ama o kadar! Bu gerçeklikle, deha arasındaki fark ise tamamen onların algılarında, yaralı egolarında vs. Başarmak için insanların, dozunda bir narsisizme ihtiyaç duyduğuna da katılıyorum ama dikkatimi çeken şu ki yetenekli insanların, hele de bir şeyleri gerçekten başardıktan sonra kendilerini abartma, yetkinliklerinin hemen her şeyi kapsayacağı duygusuna kapılma eğilimleri yüksek oluyor.

Tıpkı Fazıl Say gibi… Say müzik alanında bir deha olabilir. Öyle midir bilmiyorum, bu hükmü vermek beni aşar ama en azından müthiş yetenekli olduğu kesin. En azından kendisi deha olarak gördüğü de aşikar. Buraya kadar durum idare edilebilir. Ama bu ‘deha’nın her şeyi kapsamasını, her alana yayılmasını dolayısıyla içinden ‘çıkarsa’ aynı kalite ve düzeyde olacağını beklemesi, büyük talihsizlik. 

Sanatçıların politik görüş bildirmesi kesinlikle gerekli ve uygun bir tavır. Kötüyü, ortalamayı, kalitesizi beğenmemek ve eleştirmek de –zaman zaman fazla elitist görünseler de- onlara yakışıyor ama büyük çocuklar tarafından tartaklanmanın acısını etrafa tükürerek dindirmeye çalışan bir ergen hali beni üzüyor. Ne olur artık bir süre sus ve iç sesinin seni zor durumlara düşürebileceğini, yeteneğin veya ‘deha’nın her zaman şeyi kapsayamayacağını gör.

Subscribe to comments feed Yorumlar (0 Yorum Eklendi):

Yorumunuzu Ekleyin comment

Lütfen resimde gördüğünüz kodu giriniz:

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan İŞ'TE İNSAN Gazete veya isteinsan.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Bu haber için oy ver
0