Burçak Güven: Tukaka medya ve kendimize yabancılaşma
Ceyla Gölcüklü’nün ölümü (şu ana kadar bundan bile enim değiliz), hepimizin içini dağladı. Kendisiyle -bir kez yan yana masalarda yemek yeme tecrübesi dışında- bir münasebetim olmadı. Ancak masa komşuluğumuzdan hatırladığım kadarıyla gerçek anlamda güzel ve çarpıcı bir kadındı. Aslında güzelliği hakkında şahsi görüşümün pek de bir değeri yok zira yanımıza teşrifiyle bizim masamızdaki erkeklerin gözleri yuvalarından fırlamış, oturma pozisyonları da kendisine doğru, boğaza ters bir hal almıştı. Tanımasak bile sonuçta ‘her şeye sahip insan’ tanımına bire bir uyan birinin, yaşamdan bu kadar ani biçimde sökülüşü bizi, kendi ölüm ihtimalimizle ve aslında hayata karşı nasıl da korumasız durduğumuzla yüzleştirdi.
Bir de güzel ve genç insanların ölümü, insanoğluna daima trajik gelmiştir. Ne de olsa “insanoğlunun en büyük trajedileri listesi”ne göre ‘genç ölmek’, ‘yaşlanmak’ başlığının hemen altında gelir. Yaşlanmak nasıl büyük bir trajediyse (ki insanın ruhu, istekleri, hayalleri gencecik kalırken yalnızca bedeni yaşlanır), ‘yaşlanamamak’ yani genç ölmek de -paradoksal biçimde- aynı biçimde trajiktir.
Gelelim bu genç, güzel insanın hastalığıyla eğer doğruysa ölümü hakkındaki haberlerin engellenmesine ve ailesiyle yakın çevresinden sızan “yaşarken medya onu çok üzdü bari ölümünden sonra üzmesin diye hiçbir bilgi vermeyeceğiz” mealli mesajlara… Öncelikle tahmin bile edemeyeceğimiz kadar büyük bir acı yaşadıkları biliyorum ve onlara sabır dünya güzeli Ceyla’ya gani gani rahmet diliyorum. Böyle bir acıyla ne yapsalar, ne deseler boynum kıldan incedir. Fakat medyanın sorumlulukları ve suçları konusunda bir kez daha sap ve samanın birbirine karıştığını düşündüğüm için –aflarına sığınarak- birkaç satır yazmak istiyorum.
Medya pek çok kişinin sandığı gibi kendi frekansında titreşen, kendi yörüngesi olan bir yaratık falan değildir. Medya içinde yaşadığı toplumun kusursuz bir aynasıdır. Buradaki kusursuzluk ‘mükemmellik’ anlamında değil, yansıtma kapasitesi bağlamında kullanılmıştır. Yani bir toplum neyse medyası da odur. Medyası, toplumun ne bir çıt gerisinde ne de ilerisindedir. Bu yüzden medyayla kavga etmek, kendimizle kavga etmek, kendi gerçekliğimizi kabul edememektir ki kendini bilmemek, insanı yalnızca zayıf kılar.
Pek çoğunuz medyayla ilgili araştırmalara maruz kalmış ya da en azından bunların sonuçlarını bir yerlerde okumuş ya da duymuşsunuzdur. Örneğin Türk milletine bir gazete/dergi/televizyon yayınında neler bulmak istediklerini sorarsanız, sanırsınız ki Türkler antilopların seks hayatını merak etmektedir ve bunun sosyolojik etkilerinin tartışılmasına ihtiyaç duymaktadır.
0
Zira bu araştırmalara göre beher Türk, yalnızca eğiticici programları, belgeselleri, kült olmuş filmleri izlemektedir. Benzer biçimde “gazetenizde ne eksik” derseniz kültür sanat haberlerinin yetersizliğinden, magazinin, sporun fazlalığından yakınırlar. Oysaki bu önermelerin toplumun genelini ve ezici çoğunluğunu yansıtmadığını, bunların ‘politik olarak doğru’ cevaplar olduğunu bilmek için bilim adamı olmaya gerek yok.
Mesela Mülkiye’deki yumurta şenliğinden sonra TV’de “Burhan Kuzu kimdir” diye soran habercinin en çok aldığı cevap, bu anketlerin sonuçlarına tam anlamıyla tükürür niteliktedir: “Abiye Kuzu’nun kocası!” Abiye Kuzu kimdir peki? Türk Malı dizisinin karakteri. Hal böyleyken medyaya küfretmek, her şeyden medyayı sorumlu tutmak, her iblisin altında medya aramak biraz komik oluyor.
Pek çok örnek verilebilir ama madem Ceyla Gölcüklü’den açtık konuyu aynı yerden devam etmek adına sonuçta bu olay, kim ne derse desin toplumun arzu ve merak ettiği türde bir haberdir. Sabah’tan Bülent Cankurt büyük bir gazetecilik örneği göstermiş ve bunu kamuoyunun gündemine bomba gibi düşürmüştür. Zaten konu, tüm toplumu (ve dolayısıyla medyayı) günlerce meşgul etmiş herkes Ceyla Hanım’ın durumunu, hastalığının ne olduğunu vs. öğrenmek için kıvranmıştır.
Çünkü bu bir ailenin ve onun sevenlerinin çok özeli olsa da pek çok sebeple toplumda, hepimizin içinde bir karşılığı vardır. Bir hafta boyunca ve bu kadar memleket ve dünya meselesinin arasında pek çoğunuzun içi yanmış, öldü ölecek diye aklımız çıkmıştır. Sonrasında gelen haberlerle de korkumuz yasa dönüşmüş, hiç tanımadığımız bir insan için arkadaşlarımızla, ailemizle, iş arkadaşlarımızla dertleşir duruma getirmiştir bizi. Kaldı ki yaşarken epey ‘gürültülü’ ve ‘medyaperver’ bir hayat yaşamış Gölcüklü’nün (ki eminim pek çok yanlış hatta yalan habere de maruz kalmış ve çok üzülmüştür) ardından medyaya hesap çıkarmak bana biraz ikiyüzlü geliyor doğrusu.
Sonuçta ailesi ne kadar saklamaya ve sakınmaya çalıştıysa da Ceyla Gölcüklü’nün ölümü, bu toplumu derinden etkilemiştir. Naçizane tavsiyem şudur ki bu ana kadar büyük rahatsızlık duydukları medya üzerinden kendilerine yansıyan toplumsal anlayış ve empatinin geçişine birazcık izin vermeleri -belki de- acılarını bir nebze dindirebilir. Çünkü son dönemlerde ve tarihte daima öfke, suçlama odağı olan, günah keçisi ilan edilen medya aslında içinde yaşadıkları toplumun aksinden başka bir şey değildir.







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin