Hande Yaşargil Ateşağaoğlu: Davos Şahitleri
İki hafta önce Barack Obama’dan bahsederken kuşkusuz liderlik tarihinde
İki hafta önce Barack Obama’dan bahsederken kuşkusuz liderlik tarihinde önemli bir sayfaya tanıklık ediyoruz demiştim. Geçen hafta ise Obama’dan yola çıkarak ‘diğer insanların yani izleyenlerinin fantezisini hayata geçireceğine dair inanç yaratan liderlerin, yeterli gerçeklik duyguları olmaz ise nasıl bunun kurbanı olacaklarına’ değinmiştik. Davos zirvesine, geçen hafta içerisinde olanlara, yazılan ve konuşulanlara bakarsak aslında Recep Tayyip Erdoğan’ı izlerken de ülkemiz hatta bölgemizin liderlik tarihinde önemli bir sayfaya tanıklık ediyoruz. Üstelik Erdoğan, halkının fantezilerini gerçekleştirmeye de hiç bu dönem kadar yakın olmamıştı. Yani olaylar birbirini öyle bağlantılı takip ediyor ki bu köşenin yazıları neredeyse yazı dizisi halinde ilerliyor istemeden.
Halkımız; yüzyıllarca süren ve başarılarla dolu bir tarihe, imparatorluk geçmişine sahip. Bu tarih, başarı, zafer, gurur, güç, alçakgönüllülük gibi pek çok önemli duyguyu sosyal mirasla kimliğimize dahil etmiştir. Yine yüzyıllar süren kötü yönetime maruz kalarak başarısızlık, kayıp, güvensizlik, ezilmişlik, baskı ve sonunda aşağılanma duyguları da kolektif kimliğimize eklenmiştir. Kurtuluş Savaşı, zaferler, Cumhuriyetin kuruluşu, Cumhuriyet vizyonu ve medenileşme dönemi ise kimliğimizin ‘gurur yaraları’nı sarmış, tekrar dik durduğumuz bir hale getirmiştir. Ancak kısır döngü bitmemiş kötü yönetimler, yolsuzluklar, güvensizlikler, aldatılmalar bizi tekrar dünyaya karşı boynu eğik, ekonomisini toparlayamayan, demokrasisini oturtamayan, istikrarlı bir gelişim gösteremeyen üçüncü dünya ülke vatandaşı kimliğine zorla itmiştir. Sonuç olarak fantezimizin ne olduğu apaçık ortadadır.
Örneğin dünya devi Amerikalı bir şirketi dolandırdığı, çeşitli numaralarla borcunu ödemekten yırttığı hatta bir de kafa tuttuğu için delikanlı sayılan... Pek çok şirketi batmış bir işadamı, bu imajına temiz yüzlülüğünü ve ilkokulda ezberlediğimiz marşı da ekledi mi yüzde 10 oy alabiliyorsa bu ülkenin genel seçimlerimde, ulusal fantezimizin üzerine oynamak hiç ama hiç zor değil liderler için.
“Bizi ezdirme; güçlüye, baskı yapana kafa tut, başını dik tut, kim olduğumuzu göster dünyaya... Biz ne şanlı bir milletin torunlarıyız, istesek her şeye gücümüz yeter, karşımızda kimse duramaz, doğru bildiğimizi yaparız!..” Ver coşkuyu, “bak biz seni nasıl da göklere taşırız” diye bağırıyor Türk halkının ortak bilinçaltı. Hal böyleyken ayrıca yerel seçimler yaklaşır, Amerikan Başkanı ve İsrail hükümeti değişirken, Başbakan gidiyor -hem de öyle kendi bölgemizde falan değil, Davos’ta- basıyor fırçayı güçlü bir ülkenin başkanına, moderatöre de kendisine nasıl davranılamayacağını öğretiyor. Ülkeye gelince de doğal olarak kahraman oluyor. Anlattığım sadece tavır analizi, buna bir de içeriği ekleyin, sadece ülke değil, bölgede kahraman oluyor.
İşte bu zamanda tüm halk başbakan oluyor, tüm halk zalim başka ülke başkanına bağırıp, oturumu yöneten moderatörü itip kakıyor. Tüm halk liderlerinin gerçekleştirdiği bu fantezi sayesinde o illüzyon dünyasına adım atıyor. Tüm halk kahraman oluyor. Liderle aralarında güçlü bir simbiyotik (anne - bebek ilişkisindeki gibi ayrışmaz ortak yaşam) ilişki oluşuyor. Bu kavramsal analiz “şeyh uçmaz, mürit uçurur” lafının da açılımı oluyor aynı zamanda: “Hepimiz Başbakanız, hepimiz kahramanız!”
Geçen haftaki yazının teorisini pratiğe çevirince “liderin başarısını, izleyenlerden gelen bu uçurma coşkusuna kanmayıp ayaklarını yere basmaktan vazgeçmemenin, gerçekle bağlantısını koparmamanın” belirleyeceğini söyleyebiliriz. Kuşkusuz Türkiye Başbakanı, kendi halkı için yapması gerekenleri kahraman ilan edildiği konularla sınırlı tutup tutmama, yaptığı her şeyde kahraman muamelesi bekleyip beklememe, kahraman muamelesi görmediği durumlarda hayal kırıklığı yaşayıp yaşamama, olumsuz duygularla, yenilgi ve başarısızlıklarla baş edip edememe konularında göstereceği istikrarlı tutumla kendi kişisel liderlik tarihini yazacaktır ülkesinde. Bizim şahitliğimiz işte bundan ibaret olacak. Ama adaletsizlik, haksızlık, özgürlük, saygı gibi ancak herkese eşit davrandığınızda anlamlı olabilen konular da şahitliğimizdeki tarafsızlığımızın pusulası…
Diğer yandan geçen haftaki gelişmelerde bu kahramanlık hikayelerini uygunsuzluk olarak görenler, tartışma denklemine diplomasiyi eklediler. Kimileri “diplomasi dışı davranmak uzun vadede her zaman faydadan çok zarar getirir” derken diğerleri, “diplomasi şart mı, diplomasi dışı doğal hatta bazen biraz keskin bir üslup çok daha faydalı olabilir” gibi yorumlarla karşılık verdi. En basitinden wikipedia’ya baktım. Diyor ki: Diplomasi, uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü; yabancı bir ülkede ve uluslararası toplantılarda ülkesini temsil etme işi ve sanatı ile bu işte çalışan kimsenin görevi, mesleği anlamına gelen uluslararası ilişkiler terimidir. Bir kişinin görevi hem sanat hem iş olunca durumun kolay olmadığı, uzmanlık istediği kesin ve tartışmaya da pek açık değil gibi.
Sonra diplomasinin de parçası olduğu büyük resme, bürokrasiye baktım:
Bürokrasi, bir toplumda tabandan yukarıya çıktıkça daralan bir yapı içinde örgütlenmiş olan, kişisel olmayan genel kurallar ve işleyiş ilkelerine göre çalışan sistem ve kurallar grubudur.
Bu konunun babası Max Weber bürokrasinin amacını, pozisyon ve görev sebebiyle güce erişen bireyi sistemin kontrol etme mekanizması diye tanımlıyor. Belli ki kontrol edilmek istemeyenler yalnız değil ama siyasi sistemlerin insanlardan büyük olması da ulusal sağlık.
(Hande YAŞARGİL - 08.02.09)







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin