"Futbolcu musun lan sen?"
Kriz devam ediyor, işle ilgili yazmak hala içimi sıkıyor. İnsanların hiç sıkılmadığı konularla ilgili bir “3S” kuralı vardır malum: Siyaset, Spor, Seks.
Kriz devam ediyor, işle ilgili yazmak hala içimi sıkıyor. İnsanların hiç sıkılmadığı konularla ilgili bir “3S” kuralı vardır malum: Siyaset, Spor, Seks. Bu hafta da krizi bahane ederek bu 3S’den -sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama- spora sığınmaya niyetliyim. Ne de olsa liderliği ve etkisi, daha uzun yıllar incelenmeye devam edecek biri; sporun, kendisinden büyük bir ‘kahramanı’ var ülkemizde. Üstelik gün geçmiyor ki hakkında bizi düşünüp konuşturacak bir şey yapmasın. Hakkında yazıldığında ve konuşulduğunda (içeriği ne olursa olsun) kendisini daha da büyük ve önemli hisseden, TFF Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim’den bahsediyorum tabii ki.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. Günlerdir, aniden 130 binden, 260’a çıkarak ikiye katlanan maaşının bir milletvekillininkinin kaç katı olduğu; saate bölündüğünde Terim’in 60 dakikasının kaç liraya denk geldiği; bu kadar parayı hak edip etmediği yazılıyor ve konuşuluyor.
Fatih Terim’in, narsistik kişilik özelliklerine sahip olduğu artık bilinen bir gerçektir ve tepkileri bunu doğrulamaya devam edecektir. Yani kendisini, diğerlerinden üstün ve önemli görmektedir. Kendisine de ‘böyle olduğu kabul edilerek’ muamele edilmesini beklemektedir. Sürekli, ciddi derecede takdir ve onaya ihtiyaç duymaktadır. Kendisinden ‘üçüncü tekil şahıs’ olarak bahsetmesi bunun göstergesidir. Eleştiriye ve önemliliğinin sorgulanmasına tahammül edememektedir. Diğer insanların kendisine haset ettiğine, kötülüğünü istediğine yani düşman olduklarına inanmaktadır.
Bu bilgi ne yeni ne de sürpriz. Dolayısıyla bence burada ilginç olan Terim’in, maaşını konuştukları için milletvekillerine “Ben devletten maaş almıyorum, onlar alıyor. Onlardan 550 tane var, Fatih Terim’den sadece bir tane” demesi değildir.
İlginç olan Fatih Terim’in bunu oldurma başarısıdır. “O, hiçbir şey istemez, kendisine teklif edilmiş, o da kabul etmiştir” ve hatta “Şu anda değerlendireceği daha iyi bir teklif yok da ondan kabul etti” gibi, kendisine bunun teklif edilmesi zaten çok doğalmış, diğer yerlerden fazlasının teklif edilmemiş olması da sadece TFF’nin şansıymış gibi bir imaj yaratarak istediğini alabilmesi, kendisini daha da üst bir mertebeye oturtabilmesi, bunu da halkın fark etmemesidir.
Çok sevdiğim bir psikoterapist büyüklük kompleksinin kendi sebeplerini yaratabildiğini söylemişti. Yani insanlardan tepki alacağı yerde, onlara Terim bunu kabul ettiği için kendilerini şanslı hissetmelerini sağlatmak az buz bir başarı değil, bu taraftan bakınca kendini ne kadar büyük hissetse yeridir.
Bir diğer ilginç konu, bunlar olup biterken halkımızın ve medyamızın konuya bakış açısıdır. Ne anlaşmanın daha öncekilerle karşılaştırılmasına ne yeni dönemde bu takdirin karşılığı olarak Terim’den beklentilere ne TFF’nin yeterince sorgulanmasına ne de durumun detay analizine rastlıyoruz. Milletvekilleri dahil herkes, ikiye bölünüp Terim’in bunu hak edip etmediğini tartışıyor. Danışanlarımdan biri “Türkiye’de her şeyi futbolda takım tutma mantığı üzerinden analiz edebileceğimizi çünkü her konuya sadece o şekilde baktığımızı” söylemişti. Katılmamak mümkün değil. AKP başarılı bir parti mi? Türkiye AB’ye girmeli mi? Amerikan seçimleri Türkiye’yi nasıl etkiler? Rafineri lisansı almanın kriterleri nedir? Ergenekon davasında son durum nedir? Son dönem gerçekleşen büyük özelleştirmelerin ülke ekonomisine etkisi ne olacak? Ve tabii ki son olarak laiklik, başörtüsü ve üniversitede kıyafet serbestisi nasıl bir ilişki içindedir? Tüm bu tartışmaların nasıl gerçekleştiğine bir kulak kabartın halk arasında. Üslup ve nitelik olarak klasik Fenerbahçe – Galatasaray maçı tartışmasından farklı olmadığına şahit olacaksınız.
Neden böyle olduğu da çok açık aslında. Bir ülkede 20 yıldır insanları apolitize ederseniz, sürekli aynı eskimiş insanları kurtarıcı gibi gösterip yönetime getirirseniz, aynı masallarla uyutup her şey yolunda gösterip ülkeyi çıkarlarınıza uygun şekilde yönetirseniz, başlarına kötü bir şey gelmeden, toplanıp birlikte yapmalarına izin verilen tek şeyin maça gitmek olduğunu söylerseniz, ülkede de yatırım yapılan tek spor dalı futbol olursa insanlar da, doğal olarak tüm coşkularını, tutkularını, kişisel yatırımlarını, hırslarını, rekabet ve başarı duygularını bunun üzerinden yaşarlar. Kendi hayatları, başarıları, seçme şansları ve refahları ile ilgili umutları kalmayınca da çok para kazanan, yetenekli futbolcular ve teknik adamlarla kendilerini de özdeşleştirirler. Bu tip adamları yücelttikçe, kendilerini de iyi hissederler...
İşte size bu konuda yaşanmış bir hikaye... Tıpkı bugünkü gibi sistemin kendisinden ziyade, bankacıların suçlanması ve sorgulanması eksenine oturan finans krizlerimizden biri yaşanıyor. O dönemin önde gelen bankacılarından biri karakolda ifade veriyor. Adı bende saklı bankacı, dünyanın en iyi okullarında okumuş, yıllarca finans sektöründe çok ciddi başarı göstermiş, rekabetin çok yüksek olduğu bu sektörde iyi bir yöneticiyi işe almanın tek yolunun ‘transfer’ler olduğu bu dönemde, adeta kapışılmış vs. Bunları bilmeyen ve belki de hiç de bilmek istemeyen polis memuru, yöneticinin, bir bankadan diğerine geçerken aldığı yüklü “transfer parası”nı öğrenince aniden patlayıverir: “Futbolcu musun lan sen transfer parası alıyorsun?”
Son AB raporu, gençlerimizin hem okumadıklarını hem de çalışmadıklarını gösteriyor. Ülkede astronomik maaş alması uygun bulunan sadece futbolcular ve hocalarıyken neden aksini yapsınlar ki?
(Hande Yaşargil ATEŞAĞAOĞLU - 02.11.2008)







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin