Murat Arın: Bankalar 40 milyar TL vergi öderse iyi olur mu?
G20 çerçevesinde alınacak bir kararla bankalara bir vergi şoku gelmek üzere. IMF'in hazırladığı çalışmaya sadık kalınırsa bunun Türk bankalarına yansıması 20-40 milyar TL arasında olacak
Bankalar son 10 yıldır neredeyse hiç ekonomi gündeminden inmedi. 2000 krizinde batan bankalar ekonomide çöküşe neden olmuştu. Batanlar, hapse girenler, borçlarını ödeyenler, mahkemelik olanlar yıllarca gündemden düşmedi. 2008 yılında benzer bir kriz ABD ve Avrupa'da yaşandı ve bu kez dünyanın genelinde ekonomiler durma noktasına geldi. Son iki yıl süresince bankalar dünya medyasının gündemine yerleştiler. Önce ABD ve Avrupa'da yaşanan iflaslar, kurtarmalar, sonra hazine yardımlarının ardından gelen yüksek karlar ve yöneticilere ödenen yüksek ikramiyeler tartışıldı. Şimdi ABD, 2008 yılında yaşadığı krizi yeniden yaşamamak için yeni mali reform hazırlıklarını sürdürürken bir yandan da bankalara getirilecek yüksek vergilere de önayak olmak üzere.
IMF'in önerisi ve G20'nin kararıyla bankalara bir vergi şoku hazırlanıyor. Üç hafta önce yapılan G20 toplantısında konu gündeme geldi ancak bazı ülkelerin karşı çıkmasıyla karar çıkmadı. Son krizde bankacılık sektörünün ekonomi üzerinde yük oluşturmadığı Kanada, Avustralya gibi ülkelerin ortak bir vergi kararı alınmasına karşı oldukları sanılıyor. Ama verginin çıkması için çabalayanlar çok daha ağır basıyor. Başkan Barack Obama yönetimindeki ABD'nin bu işi sonuna kadar zorlaması bekleniyor. Zaten ABD Kongresi'nde bankaları "sıkıdüzen"e sokacak mali reform tasarısının görüşmeleri sürüyor ve buradan çıkacak kararlarla, bankaların yüksek riskler alarak karlarını katlamaları, işler kötü gidince de yüksek zararlar ve iflaslarla ekonomiyi durma noktasına getirmelerinin engellenmesi amaçlanıyor.
ABD'nin yanı sıra Avrupa Birliği de 25 Haziran'da yapılacak G20 zirvesinde vergi kararı çıkması için hazırlıkları sıkılaştırmış durumda. Hafta içinde AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, G20 üyesi ülkelerin gelecekteki mali krizlerin önlenmesini amaçlayan global bir banka vergisi üzerinde uzlaşmaya varmaları gerektiği konusunda uyarıda bulundu.
IMF, tüm finansal kuruluşların ilk etapta bir banka harcı ödemelerini öngörüyor. Bu harç miktarının kuruluşların finansal sistem için ne kadar büyük riskler oluşturduklarına bağlı olarak değişik oranlarda olabilecek. IMF ayrıca, bankalara karlar ve ücretler üzerinden alınacak ikinci bir vergi teklifinde bulundu. IMF özetle bankalardan GSYİH'nın yüzde 2-4'ü oranında vergi alınmasını önerdi. Bu, ABD için 300-600 milyar dolar arasında bir rakama denk düşüyor. ABD'de en büyük 8 bankadan alınacağı hesaplanan vergi tutarı ise 85 milyar dolar.
Türkiye için ise 20 ile 40 milyar TL arasında bir vergi alınabilir. Bunun ne kadar zamana yayılacağı ne kadarının hemen alınacağı G-20 toplantısında belli olacak. Ardından ülkeler kendi koşullarına göre vergiyi şekillendirebilecek.
Böyle bir vergi alınabilir mi? Rakam kulağa çok yüksek geliyor ancak bankaların karlılıklarına bakıldığı zaman hiç de öyle yüksek bir rakam değil. BDDK'nın raporuna göre bankacılık sektörü geçen yıl 20 milyar TL kar etti. Bu yılın ilk çeyreğinde ise kar rakamları çok daha yüksek gelmeye başladı. En büyük üç özel banka Garanti, Akbank ve İş Bankası toplam 3 milyar TL net kar açıkladı. Bu üç banka aynı başarıyı sürdürürse yılı toplam 12 milyar TL'nin üzerinde bir karla kapatacak. Bankacılık sektörünün toplam karı 30 milyar TL'ye yaklaşacak belki aşacak.
25 Nisan'daki G20 toplantısı sırasında bu konudaki ilk yazımı yazdıktan sonra kamuoyuna yansıyan hiçbir gelişme olmadı. Ne bu tür vergi için hazırlık yapıldığı, ne de bu vergiye nasıl bakıldığı medyaya yansımadı. Bununla birlikte hükümetin ve ekonomi bürokrasisinin son kararı vermek için G20 toplantısının sonuçlarını beklediğini anlıyoruz. Hükümet yetkilileri, Merkez Bankası ve Hazine yetkililerinin bu vergiye itiraz etmeyeceklerini düşünüyoruz. Banka vergisi, krizin ardından borca boğulmuş ABD ve Avrupa'da olduğu gibi Türkiye için de ilaç gibi gelecektir. Avrupa'da ülkeler borç sorunları yüzünden iflas bayraklarını birer birer açıyor. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler borç sorunu için kısa sürede önlemler alamazsa kriz onların kapısına da dayanacak. Sıradaki bir diğer ülke ise ABD. Hatta bankalar ABD'de (tahminen iki yıl sonra) borç krizi çıktığı zaman nereye yatırım yapılabileceği konusunda raporlar yayınlıyor.
2000 krizinden sonraki dönemde yüksek vergilerle sürekli borç ödediğimiz ve borç stokunu küçülttüğümüz için böyle bir felaketle karşı karşıya değiliz. Son dönemde hükümetin bütçe açıklarını kontrol altında tutması bu konuda ne kadar dikkatli olduklarını gösteriyor. Ama bu dikkatin bir maliyeti var. Türkiye küçülen ekonomiyi canlandırmak için diğer ülkelere göre yok denecek kadar az teşvik verdi. ABD başta olmak üzere birçok ülkede teşviklerin GSYİH'ya oranı yüzde 8'e ulaştı. Kriz süresince AKP hükümetinin harcamaları artırmada temkinli davranmasının en önemli faturası ise işsizliğin tırmanması olarak yansıdı. Hazine'nin borçları yönetmek için banka vergisine ihtiyaç yok ancak bankalardan alınacak bu kaynak ekonomiye aktarılarak en azından 300-400 bin kişiye belki bir milyon kişiye istihdam imkanı sağlayabilir. Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de bankaların verginin çıkmaması için çalışmalar yürüttüklerini biliyoruz ama hele de bu kadar kar ederlerken hükümeti ikna etmeleri hiç de kolay olmayacak.
Trilyon dolar bir şeyi değiştirmedi
Küresel piyasalar önceki haftayı sert satışlarla kapadıktan sonra Avrupa Birliği ve IMF bir trilyon dolarlık bir destek açıklandı. Borç krizinin Avrupa banka sistemini kilitlenme noktasına getirmesi Avrupa'da hükümetlerin ve merkez bankalarının alarma geçmesine neden oldu ve çok "ciddi" bir paket geldi. Daha önemlisi üç gün önce ülke tahvili satın almayacağını duyuran ve krizi tetikleyen Avrupa Merkez Bankası (ECB) bundan geri adım attı ve pazartesi gününden itibaren sadece ECB değil Avrupa'da birçok merkez bankası tahvil alımlarına başladı.
Bu gelişmeler, sert satışların ardından borsaların toparlanması için bir fırsat yarattı ama sorunların büyüklüğü karşısında açıklanan bu "ciddi" paketin ve önlemlerin de yetersiz olduğu görülüyor.
Kilidin en önemli anahtarı tahvillerin bankaların bilançolarından merkez bankalarına aktarılması. Bunun yapılmaması durumunda zor durumdaki ülkelerin tahvillerini bulunduran bankalar bu kez topluca hazine ve merkez bankalarının kontrolüne geçecek. İlk iki tahvil alımlarının ardından merkez bankalarının müdahalesinin yavaşlaması da haftanın ikinci yarısında gelen satışlarda önemli bir payı bulunuyor.
Avrupa Birliği ve IMF'in 1 trilyon dolarlık desteği ise bugünden yarına bir çözüm olmadığı için piyasalarda bir "şok" haberden öteye gidemedi. Almanya'nın mark kullanmaya döneceği söylentileriyle birlikte euro'dan kaçış devam etti.
Geçen hafta borsalarda satışların devam edeceğini, TL'ye dönmek için erken olduğunu, euronun dolar karşısında 1.25'in altına inmesi durumunda 1.12'ye kadar düşmeye devam edeceğini belirtmiştim. Bu beklentilerimde, açıklanan trilyon dolarlık desteğe karşın bir değişiklik olmadı. Orta vadeli düşünenlere pozisyon değiştirmek için henüz erken olduğunu söyleyebilirim.







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin