Murat Arın: Piyasalar üzerindeki baskı unsurları çoğalıyor
Küresel piyasalarda Çin ve AB kaynaklı sıkıntılara bir yenisi daha eklendi. ABD Merkez Bankası parasal genişlemeye son verme yönünde önemli bir adım attı.
Küresel piyasalar inişli-çıkışlı bir haftayı daha geride bıraktı. Hafta başında sert düşüşlerin tepkisi devam etti, sorunlar fazla öne çıkmadı ve borsalarda yükseliş yaşandı. Emtia fiyatlarındaki artış da bu olumlu süreci destekledi. Haftanın sonuna gelirken dolardaki yükselişin yeniden güçlenmesi havayı değiştirmeye başladı. Perşembe gecesi gelen ABD Merkez Bankası'nın (Fed) iskonto faizini artırma kararı sürpriz oldu ve dolardaki yükseliş, borsalardaki düşüş eğilimi sürdü. Cuma günü öğleden sonra bir sürpriz daha yaşandı ve S&P’nin not artırımının beklenmedik bir anda gelmesi, İMKB’nin yüzde 2’ye varan düşüşten artıya geçmesini sağladı.
Öncelikle yurtdışı gelişmelere bakarsak Fed kararıyla piyasaların sıkıntısı üçe çıkmış oldu. Çin'in konut sektöründe balon işaretleri nedeniyle kredileri sıkılaştırması gündeme gelen ilk sorundu. Yunanistan ile birlikte Euro Bölgesi'ndeki bütçe açıkları ve borç sorunları piyasaları kötüleştiren ikinci sıkıntı oldu. Fed'in parasal genişlemeye son vermesi, bilançosunu küçültmeye başlaması bekleniyordu. Ancak bankalara sağladığı ucuz kredi imkanlarını kapatma yoluna gitmesi piyasalar için sürpriz bir gelişme. Bankalar Fed'den üç aya kadar vadeli yarım puan iskonto faiziyle borçlanabiliyordu. Fed faizi çeyrek puan artırarak yüzde 0.75'e çıkarttı ama bundan daha önemlisi vadeyi bir güne çekti (geçen ay vadeyi bir aya indirmişti). Bunun birinci anlamı bankalar için kriz döneminde sağlanan ucuz, güvenli para imkanının artık ortadan kalkması. İkinci olumsuzluk ise bu piyasadan borçlanmak zorunda olan bankalar için olabilir. ABD'de bölgesel bankaların iflasları devam ediyor ve bu kararın bu bankalar üzerindeki etkisini birkaç ay içinde görebileceğiz.
Bütün bunların ötesinde Fed'in kararı, parasal genişlemenin sona erdiğinin kesin bir işareti oldu. Fed, belki bir yıl daha sıfıra yakın tuttuğu gösterge faizini artırmayacak. Ama piyasaları yükselten, faiz indirimlerinin ötesinde, merkez bankalarının serbest bıraktığı trilyonlarca dolar tutarındaki likiditeydi. Önce Çin, ardından Fed bunu sona erdirme yönünde somut adımlar attı. Ardından Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) da benzer adımlar atması bekleniyor. Ancak ECB’nin önünde iki engel bulunuyor. İlki Euro Bölgesi içindeki birçok ülkenin borçlanma sorunları. İkincisi pek bilinmeyen bir gerçek: Avrupa'da birçok banka hala piyasadan borçlanamıyor ve piyasadaki faiz yüzde 0.3-0.4 seviyesindeyken ECB'den yüzde 1 faizle borçlanmak zorunda kalıyor. Rakam 50 milyar euro’nun üzerinde. Bu nedenle ECB'nin bu likidite imkanları konusunda nasıl bir karar alacağı merakla bekleniyor. Çünkü bu likidite pencerelerini kapatması,
Yunanistan'la başlayıp Portekiz ve İspanya'ya sıçrayan borç krizine bir de yeni bir banka krizi eklenmesine neden olabilir. Euro Bölgesi'nin sorunlarına baktığımızda geçen hafta önemli bir gelişme olmadı. Yunanistan'ın faizleri yüksek seviyelerini koruyor, euro değer kaybetmeye devam ediyor ama Portekiz ve İspanya üzerindeki baskı artmış değil. İngiltere'nin bütçe açığının Ocak ayında rekor kırması, sterlinden ve İngiltere hazine tahvillerinden kaçışa neden oldu. İtalya'da özellikle yerel yönetimlerin borçlarını düşük göstermek için türev işlemlerine başvurdukları ortaya çıktı. Yunanistan'dan sonra diğer ülkelerde de bu tür uygulamaların ne kadar kullanıldığı araştırılmaya devam edecek.
Tekrarlamak gerekirse borç sorununun kapanmasını beklemiyorum. Kesin bir çözüm bulunmadıkça (ki pürüzsüz bir çözüm bulunması neredeyse imkansız) sürekli bir tehdit olarak kalmaya devam edecek. Euro'nun düşüşü de bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Geçen hafta euro-dolar paritesinde 1.34 seviyesinin altına inilmesi durumunda 1.25 seviyesine doğru düşüşün devam edebileceğini yazmıştım. Aslında grafikler 1.12, hatta 1.03 seviyesine kadar düşüşün sürebileceğini gösteriyor. Böyle iddialı bir hedef koymak istemiyorum ama bu olasılığın hesaplara girmeye başladığını söyleyebilirim.
Geçen hafta döviz ve İMKB cephesinde de dalgalı bir seyir yaşandı. Önce yukarı hareket oldu, sonra sert bir düşüş ve Cuma günü S&P’nin not artırımı ile yeni bir toparlanma. Genel olarak bakıldığında borsalarda düşüşlerin ardından başlayan toparlanma biraz daha sürecek gözüküyor. Ama hem iç siyasi riskler hem küresel piyasalardaki gelişmelere bakıldığında uzun sürecek bir yükseliş beklemek zor. Arada yükselişler olsa da ana trend aşağı yönlü…
Avrupa'da risk 6.1 trilyon dolar
Krizin en yoğun olduğu dönemde Avrupa bankalarının riskleri gündeme gelmiş ve Forbes Yatırım Raporu'nda bu analizlere yer vermiştik. Yunanistan kriziyle birlikte borç sorununun patlak vermesinin ardından Avrupa bankalarının riskleri yeniden gündeme gelmeye başladı. Daha önce Avrupa bankalarının gelişen piyasalardaki risklerine vurgu yapılıyordu, çünkü bu ülkelerdeki riskin yüzde 70'ini bu bankalar taşıyor. Önce Yunanistan, ardından Portekiz ve İspanya'nın borç sorunu gündeme gelince bu kez bu ülkelerdeki riskler de hesaplanmaya başladı. Avrupa bankalarının PIIGS olarak adlandırılan (Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan ve İspanya) ülkelerdekiyle birlikte toplam riskleri 6.1 trilyon doların üzerinde. Bunun yaklaşık 1.1 trilyon doları Alman bankalarının bilançolarında yer alıyor. Fransız bankalarındaki risk ise 1.2 trilyon doları aşıyor. ABD bankalarının riski ise daha az, 800 milyon dolar civarında. (www.finanstrend.com)
(Murat Arın - 21.02.10)







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin