Osman Bayraktar: Hayat için öğrenmek
Ülkemizde iş dünyasının üniversitelerle ilgili en yaygın yakınması, verilen eğitimin teorik düzeyde kalıp, uygulamadan uzak olmasıdır. Ben bu yakınmanın haklı yanları olduğu kadar, ülkemiz koşullarından kaynaklanan haksız yanları da olduğu kanaatindeyim.
Üniversitenin temel amacı bilgi üretmektir. Tabiidir ki bu bilgi üretme sürecinin sürekliliği, üretilen bilginin uygulamaya dönüşmesi, böylelikle toplumun bu bilginin bedelini gönüllü olarak ödemesine bağlıdır. Bilgi ile uygulamanın kesişim noktası teknolojidir. Bilginin, teknolojiye dönüştürülememesinin en dramatik görünümü, Sovyetler Birliğinin çöküşü sürecinde ortaya çıkmış idi. Uzay çalışmalarında, Amerika ile yarışacak düzeyde bilgi ve beceri sahibi olan bu ülke, buzdolabı ya da otomobil yapımında dünyanın en geri teknolojisine sahip bulunuyordu.
Teorik bilgi derinliği ile uygulama becerisi arasındaki dengeyi sağlamak için, dünyanın her yanında bazı üniversiteler temel bilimlerde öne çıkarken bazıları da uygulama yanıyla dikkat çekmektedir. Ülkemizde bu problem, üniversite ve yüksek okul ayrımıyla aşılmaya çalışılmıştır. Bu varsayıma göre üniversiteler daha çok teorik tabanlı, bilimsel düşünme yeteneği gelişmiş kişiler; yüksek okullar da teorik yanı çok güçlü olmasa da uygulama becerisi yüksek teknisyenler yetiştirecektir. İstisnaları olmakla birlikte ne yazık ki, iki yanda da arzulanan sonuçlara ulaşıldığını söylemek mümkün görünmüyor. Ne üniversitelerimiz akademik araştırma, yayın ve özellikle de yeni buluşlar yapma konusunda dünyada ön sıralara çıkabiliyor ne de uygulamayı esas alan meslek yüksek okulları iş dünyasının beklentilerini tam olarak karşılayabiliyor. Bunun nedenleri üzerine çok şey söylenebilir. Bu denklemi etkileyen; üniversitelerin bir geleneğin olması gerekliliği, kaynak yetersizliği, öğretim elemanı yetersizliği vb değişkenleri bir yana bırakırsak, bu yazı çerçevesinde özelikle vurgulamamız gereken unsur öğrenci sayısındaki hızlı artıştır. Gerçi son otuz yılda bütün dünyada yüksek öğrenimdeki öğrenci sayısı hızlı bir artış göstermiştir. Ancak bize özgü problemlerden birisi, meslek liselerinin bir cazibe merkezi olmaktan çıkmış olmasıdır. Bu durum ülkemizde yüksek öğrenim eğitimi gören öğrenci sayısının daha da büyük bir hızla artmasına neden olmuştur. Bunu dengeleyecek olan ekonominin istihdam yaratma kapasitesi ise maalesef aynı oranda artmamaktadır. Kamu kesiminde ise tam aksine; dünyadaki gelişmelerle uyumlu olarak istihdam kapasitesi daralmakta, en azından genişlememektedir. Bu tabloda, örneğin uluslararası ilişkiler ya da sosyoloji gibi araştırma formasyonunda yetişmiş bir öğrenci, bir bankanın operasyon servisindeki işe talip olabilmektedir. Otuz yıl önce kaymakamlık ve müfettişlikten başka iş düşünemeyen mülkiye mezunları, bugün bir şirketin muhasebe bölümünde iş bulabilmişse bunu büyük bir nimet olarak değerlendirmektedir.
Giriş paragrafında değindiğim üniversiteyi bitiren gençlerin eğitimlerinin uygulamadan uzak oldukları yakınmasının haksızlık yanına gelince; ülkemizde emek arzının fazla olması ne yazık ki şirketleri insan yetiştirme konusunda atalet ve tembelliği sevk etmektedir. Sadece işe alma sürecinde değil, işten çıkarma aşamasında da aynı rahatlık gözlemlenmektedir. Kişi, herhangi bir pozisyonda başarısız bulunmuşsa, bunu ortadan kaldırmak için çok fazla çaba sarf etmeden çıkış kararı verilebilmektedir. Oysa şirketleri hem toplum hem çalışanlar nezdinde ayrıcalıklı kılan kriterlerinden biri de deneyimsiz kişileri alıp yetiştirebilme yeteneğidir.
Şimdilik kendi kendini besleyen büyük bir kısır döngüdür bu; daha çok öğrenci, daha az istihdam. Ne yazık ki, problemin bugünden yarına çözümünün sihirli bir formülü de yok. Uzun dönemde ise üniversite kavramının yeniden tartışılması, sistemin yeniden yapılandırılması zorunludur. İlgili taraflar da zaten bu konuda yeterince kafa yorup öneriler geliştiriyor. Bu yapılmadığı takdirde problemin her gün biraz daha büyüyerek geleceğe aktarılması kaçınılmazdır.
Yukarıda bahsettiklerimiz problemin makro görünümü. Ancak bir de işin yürüyen, işleyen yanı var. Öğrencilerin iş hayatına daha iyi hazırlanmaları konusunda her üniversite kendi imkân ve yetenekleriyle bir takım uygulama ve programlar geliştirmektedir. Yıllardan beridir süre gelen kulüp çalışmaları bu alanda özellikle hatırlanması gereken değerli inisiyatifler. Bu konuda, ülkemizde en fazla öğrenciye sahip olan İstanbul Üniversitesi geçtiğimiz aylarda örnek olacak bir girişimde bulundu. Kendi bünyesinde “İstanbul Kariyer Geliştirme Merkezi” adıyla bir birim oluşturdu. Geçtiğimiz hafta içinde, başında Prof. Dr. Ayşe Ayçiçeği Dinn’in bulunduğu bu birimin tanıtım toplantısına katıldım. İnsanların bir konuyu kendilerine problem edindiklerinde, küçük imkânlara sahip olsalar bile önemli işler yapılabileceğini görmekten mutlu oldum.
Sadece İstanbul Üniversitesinde okuyan öğrenciler değil, mezunları da söz konusu birimin hizmetlerinden yararlanabilir.
Web Adresi: http://kariyer.istanbul.edu.tr







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin