Osman Bayraktar: Sahnenin önü ve arkası
erhangi bir alanda başarılı olmuş kişilerin doğal olarak sahnedeki görünümleri ile ilgiliyiz. Gerçekte etkileyici olan da budur. Müthiş bir iktidar gücü, hayranlık uyandıran bilimsel bir araştırma, yeni bir buluş, kitleleri ayağa kaldıran bir müzik performansı. Ve tabii ki bu kişilerin sahip oldukları imkân ve gördükleri saygıya paralel olarak sergiledikleri davranışlar…
Oysa bu durumda biz sadece bir sonucu gözlemliyoruz; eğer bir vesile ile kendileri bizimle paylaşmıyorsa, bu performansın arkasındaki zahmet, emek ve fedakârlık genellikle gizli kalır. Tiyatro sahnesinde o parlak performansı sergileyen sanatçı, sayfalar tutan o tiratları ezberlemek için kaç gecesini uykusuz geçirmiş, bu tiyatro topluluk kusursuz bir uyum yakalayabilmek için kaç kez prova yapmak durumunda kalmıştır? Yüzlerce rakibi arasından bazen sadece saniye farklarıyla öne geçmeyi başaran a atlet, bu birkaç saniyelik farkı yakalayabilmek için yılın kaç gününü dağın zirvesindeki kamplarda geçirmiştir?
Bir şirketin en tepesinde bulunan bir hissedar, bir sohbet esnasında bu durumu şöyle ifade etmişti: “İşe yeni başlayan birçok kişi, bizim şu anda hangi marka arabaya bindiğimiz, nasıl evlerde yaşadığımızla ilgileniyor. İşe başlar başlamaz bu imkânlara sahip olacaklarını varsayıyor, buna göre tutum alıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, sadece on yıl önce biz üç kişi bir otomobille işe gidip geliyor, dış seyahatlerde iki kişi aynı otel odasında konaklıyorduk.”
Benim için yöneticilerin hatıraları da en az yönetim teorilerini anlatan kitaplar kadar öğreticidir. Çünkü deneyimler gerçekte hayatın uygulama sınavından geçmiş, bazen de geçememiş teorilerdir. Özellikle Amerika’da, başarılı yöneticilerin hayat hikâyelerini konu alan kitaplar neredeyse ayrı bir sektör oluşturuyor. Sadece Jack Welch ile ilgili Türkçeye de çevrilen 8-10 ayrı kitap var. Ülkemizde yöneticilerin deneyimlerini aktarmaları yaygın bir gelenek değil. Bu alandaki kitaplar daha çok patronları anlatan eserler. Onlar da değerli elbet, ancak bu kitapların hemen tümü profesyonel gazeteciler tarafından kaleme alındığından bir biyografiye roman tadı kazandıran o iç ses ve derinlikten yoksun bulunuyorlar. Bu konuda ilk anda aklıma geliveren iyi örneklerden üçü de bankacılık sektöründen. İbrahim Betil’in, “Hafiften Bankacılık”; Y. Akın Öngör’ün, “Benden Sonra Devam” ve Burhan Karaçam’ın “Orası Yapı Kredi Fark Oradaydı” adlı kitapları.
Hafiften Bankacılık, bir başarı hikâyesi değil belki ama ironik dili ve anlattığı devir için bir belge olması yanıyla önemli.
Karaçam’ın kitabı, bir şirketin tarihini anlattığı kadar, Türk bankacılık tarihi için de değerli bir kaynak niteliğinde. Fakat Karaçam’ın kitabını yönetim süreçleri açısından asıl değerli kılan, profesyonel yönetici ile şirket hissedarı arasındaki ilişkinin irdelendiği bölümler. Bir yönetici, yönettiği şirketi hissedarına karşı kadar savunabilir? Dahası savunmalı mı? Herhalde, halka açık şirketler açısından bu soru daha da önem kazanıyor.
Öngör’ün kitabı kuşkusuz ki Türkiye’deki en parlak başarı hikâyelerinden birisi. Bu yönüyle kitaptan çıkarılacak epey ders var.
Bunlar, hem özgün yöneticilik deneyimleri hem de arka planda Türkiye’deki değişim sürecinin yansıtması açısından dikkate değer eserler. Ortak yanları, tümünün, yöneticilerin sahneye çıktıktan sonraki performanslarını anlatmaları. Oysa bir yöneticinin performans kompozisyonun arkasında eğitim, iş deneyimi, iş dışında geliştirdiği ilişkiler, aile ortamının yetiştirici fonksiyonu, kültürel ilgiler gibi çok değişik faktörler var. Hani, “her insan bir romandır” dediğimiz durum. Yener Sonuşen, “Fuji Dağı’yla Konuştum” adını verdiği kitabında, diğer profesyonellerden farklı olarak, bize kendi yöneticilik performansına imkân veren birikimin arka planını, Japonya ve Japon kültürü ile olan ilişkisini anlatıyor. Yani, sahne arkasını.
Fuji Dağı’yla Konuştum kitabının iki boyutu var. Birincisi, bir yöneticinin yetişmesinde Japon kültürünün ve iş yapma tarzının etkileri. İkinci boyutta ise bu kitap, okuyucunun Japon kültürünü, Japon insanın davranış biçimini keşfetmesi açısından değerli bir anahtar işlevi görüyor. İş ilişkilerinin giderek küreselleştiği bu çağda, her kültürden insan, dünyanın farklı kültürleriyle ilişkiler kurmak, pazarlık ve müzakereler yapmak durumunda kalmaktadır. Bu bağlamda Sonuşen’in kitabı bize Japon kültürüne ilişkin hazırlanmış biçimsel kitaplarda bulabileceğimizden daha fazlasını vermektedir. Örnek: Japon bahçecilik sanatı hakkında kısa bir internet araştırması yaparak önemli veriler elde edebiliriz. Ancak, minyatür bir bahçenin Japon insanı için evrenin evrensel bütünlüğü, evrensel işleyişi simgeleyen bir yapı olduğu çözümlemesini sadece bir Japon romanı ya da hikâyesinde bulabiliriz.
Son söz olarak şunu söylemeliyim: “İnsan için emeğinden başkası yoktur.”







del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yorumunuzu Ekleyin